26 Mayıs 2026 Salı

İletişim çağı manyaklığı düzelecek metin

 



























































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































“Bazen büyük bir acı, süregiden bir sızıdan çok daha iyidir” diyecekti. 

“Belki benim öğrencilerim henüz dünyaya gelmediler. Benim günlerim yarından sonraki günler. Bazı filozoflar ölümlerinden sonra doğarlar!”

“Efendim fiber altyapılı internet...”

“İslam’da kısas vardır” dedi. “Ben eskiden polistim, bir gün iki adam geldi karakola, trafikte biriyle atışmışlar, adam bunları dövmüş. Karakola gelmişler şikayete. Ben de hemen döven adamı aldırdım karakola. Adam zırladı, ben şoförüm işimden olurum etmeyin diye. Ben de dayak yiyenlere, “şimdi bunu döversem hakkınızı helal eder misiniz?” dedim “Evet ederiz” dediler. “Ben de adama birkaç tane vurdum” dedi. Böylece kendince adaleti sağlamış. “Peki,” dedim. “Bu iki salak bir adamdan dayak yemiş, bundan utanmamışlar bir de karakola şikayete gelmişler, sen de yedikleri dayağı atınca razı olmuşlar. Peki bunların peşinden bir kadın girse içeri ve dese ki şu adam bana tecavüz etti. S*kecek miydin adamı?” dedim. Döndüm kahvemi içmeye gittim. Öğlende işten çıkarttılar. Hiç umurumda olmadı, benim için asıl adalet suçun işlenmesine engel olmaktır, suçluyu cezalandırmak değil.

“İtalya’da 30 yıl boyunca Borjiyalar vardı. Yani savaş, kıyım, cinayet... Ama Michelangelo, Leonardo ve Rönesans aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre’de 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. Ama ne yapabildiler? Sadece guguklu saat!”

 “Michael Jackson’ın siyah olduğu için ırkçılığa maruz kaldığı ve bunun yaşamını olumsuz etkilediği gerekçesiyle 1991 yılında anne ve babasını dava ettiğini biliyor muydunuz?”

“O fiber altyapıyı ananızın ........ sokun fiber kardeşleriniz olsun” dıııt dııt dıııtt.

“Olur mu” dedi. “İslamiyet çok adildir.” 

“Öyle mi” dedim, “nasıl sağlıyorsunuz adaleti?”

“Sıçıştaroğlunda lider vasfı yok!” Sanki başka vasfı var. Yalancıyı s*kmedikleri sürece ne siyaset ne de ticaret düzelmez, kaldı ki para için onu da göze alanlar çıkacaktır.

“Şimdi, bir asistan hekimin inatla yaptığı kalp masajı gibi; bu gürültü çağında, anlamını yitirmiş her şeye rağmen hâlâ bir şeyler üretmeye, tamir etmeye ve birbirimize dokunmaya devam ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki, evrenin o büyük sessizliğinde bizim bağırışlarımızın bir hükmü yok ama diktiğimiz bir ağacın gölgesinde, kim olduğunu bilmediğimiz birinin nefes alacak olması, bütün bu manyaklığın tek geçerli gerekçesidir. Artık motoru stop edebilirsiniz; artık sadece dinleyin. Rüzgâr esmesi gerektiği için esiyor, Mart puştluğunu yapıyor ve biz, sadece yolda olduğumuz için varız. Hepsi bu.”

“Şu anda senden çıkan düşünce ve fiil her neyse bir sonraki aşamada onun sonucunu yaşarsın. İyi sonuçlar için iyi başlangıçlar gerekir ve her şey düşünceyle başlar. Öyleyse iyi düşünmelisin.”

“Taahhüt süreniz dolmak üzere...”

(Marketin anons mikrofonuna osururken video çekip sosyal medyada milyonlarca izlenmeye ulaşabiliyoruz ama insanlık olarak sivrisinek sorununu hala çözemedik. Müsaadenizle, şu ipneyi öldürüp öyle devam edeceğim. Sakın aktivistlere söylemeyin...)

Ergitme: Elde edilen konsantre, 1.500°C’nin üzerindeki fırınlarda eritilerek saf olmayan bir metal karışımı (mat) elde edilir.

Kimyasal Arıtma: Son aşamada yine geri dönüşümdekine benzer hidrometalurjik (asidik) yöntemlerle metaller saflaştırılır.

Yeraltı Madenciliği: Cevherler genellikle yerin derinliklerinden patlayıcılar kullanılarak çıkarılır.

Zenginleştirme: Çıkarılan kayaçlar öğütülür ve “köpük flotasyonu” denilen bir yöntemle metal içeren kısımlar ayrıştırılır.

1

1 gram platin elde etmek için tonlarca kayaç işlenmesi gerekebilir.

1 yeni mesaj: Tanrı ölmemiş, burası çok güzel gelsenize.

10

11

12

13

14

15

16

17

18

19

2

20

2011 yılıydı, caz sevmediğim halde bir arkadaşımın ısrarıyla Harbiye Açık Hava’da Herbie Hancock konserine heveslendim, Çünkü adamın Grammy ödülleri saygıyı hak ediyordu, arkadaşımın bileti vardı, ben biletsiz gittim, arkadaşım “nasıl gireceksin?” dedi, “hallederim” dedim. Yine kapıya geldiğimizde karaborsacılar oradaydı, birine yanaştım, fiyatı hatırlamıyorum, kısa bir pazarlıktan sonra arkadaşımın önceden aldığı biletin yarı fiyatına bilet alıp girdim. Benim aldıklarım tabii ki bilet değil aslında, kime verildiğini bilmediğim davetiyeler ama neticede girişte işe yarıyor. Şimdi bu numaralar işe yarar mı bilmiyorum ama zaten bilet fiyatları bu şekilde bile karşılanacak gibi değil. En son Metallica gelecek oldu onlara da abuk sabuk bir maliyet çıkarmışlar, adamlar gitti Yunanistan’da konser verdi. Gidebilenler orada izlemeye gitti, gümrük kapılarında kuyruklar oluştu. Çekilen çileye değer mi? Bence değer, ama gerek var mıydı? Kesinlikle yoktu. 

21

22

23

24

25

26

27

28

29

3

30

31

32

33

34

35

36

36 Kanallı Şok ve Sosyalistlerin Eşeği

37

38

39

4

40

5

6

7

75 Megahertzlik Uzay Gemisi ve Sinek Cinayeti

8

9

90’larda özel radyolar patır patır açılmaya başladığında ergenlikten yeni çıkıyordum. Geceleri uyuyamadığım için, eski teyplerden söktüğüm minik hoparlörler ve bir yerden elime geçen koltuk süngerleriyle kendime kulaklık yaptım, evdeki dökük radyonun arka kapağını söktüm, kendi hoparlörünün kablosunu kesip benim uydurma kulaklıklara bağladım. Sabaha kadar radyoda Mustafa Sandal, Serdar Ortaç, Beyaz, Hakan Gündüz falan dinlerken bir yandan da ilk özel tv kanalı açılmış “ulan birdenbire ne biçim çağdaşlaştık” dedim. O sıralar Amerika’daki dayım geldi, ben yine pür dikkat büyüklerin sohbetini dinlerken dayım, bizim televizyonda 36 kanal var dedi. Nasıl yani? Lan biz iki tane kanal arasında gezmek için daha yeni kumanda taktırdık televizyona!

Abisinin kaynanasıyla kaçan adam var lan! Şimdi bu herifi ve kaynanayı hangi tanımlamanın içine koyacaksın? 

Al işte iki dakikada neo liberal oldum. 

Alacaklılarım da bana daha kolay ulaşabiliyor. Telefon faturamı iki gün geciktirdiğimde hem mesaj geliyor, hem mail geliyor, hem telesekreterden otomatik arama geliyor. Otomatik aramayı dinlemeden kapatırsam beş dakika sonra tekrar arıyor. Geçende online satıştan bir şeyler aldım, hem mesaj, hem mail, hem de whatsaap’tan mesaj geldi, üstüne bir de kargocu gelmeden önce telefon ediyor. “Çüş artık” dedim, az kaldı komşuyu arayıp “söyle ona siparişini kargoya verdik” diyecekler. Üstelik bu süreç tek seferlik de değil, 1. siparişini aldık. 2. kargoya verdik 3. teslim ettik. Diye üç tur mesaj trafiği dönüyor. Telefonum ve Facebook bana doğum günlerini hatırlatıyor. “Doğum gününü güzel geçirmesine yardımcı ol” diye akıl da veriyor. Zaten siyaset yeterince hayatımızın akışına müdahale etmeye çalışırken bir de bunlar çıktı. Hadi bunlar kurumsal değneklerle bizi dürtüyor da bir de kendi çevremiz var. Şunu imzala! Buna destek ver! Sende katıl! Sokucam o ünlemi g*tünüze artık! Neyse ki dürtme falan kalktı da kan çıkmadan, rahat ettik. İlişkiler hızlandı, bakışma, kesişme falan yok, “Insta var mı?” profiline girip geziyorsun yollu mu değil mi hemen anlaşılıyor.

Ali Kırca yok artık, canlı yayında sağlık bakanı fırçalayan Savaş Ay yok, Uğur Dündar çok yaşlandı. Ana akım haber yapamadığı için internetten bulduğu kısa videolar koyuyor, benim gibiler de orada burada bir şeyler paylaşmayı bıraktı. Biz eylemlerde dayak yerken, hakkını aradıklarımız anamıza, bacımıza küfür ediyordu... Televizyonda izlenecek bir şey kalmadı, yemek programlarında bile nefret ve kavga var. İnterneti de yolda kavga videoları sardı. Biz Perihan Abla, Mahallenin Muhtarları, Süper Baba izleyerek büyüdük. Orada yardımlaşma, dayanışma vardı, kötü huylar hep dışlanırdı, insanlar birlikte eğlenirdi birlikte üzülürdü. 

Allah’ın selamını verdik...

Ama aklından taşanları yazıya dökebilen insanlarla yaşlanabildiğim bir dönemdi. Sezen Aksu’nun gençliğini bilirim, Tarkan’ın toyluğunu bilirim. Harika tv programlarının yapıldığı zamanlarda programın kıymetli tarafı, sadece yayınlandığı anda izleyebildiğin zamanlardı. Sonra Youtube’dan bakarım diye bir şey yoktu. Savaş Ay izleyeceksen yayınlandığı saatte ekran başında olacaksın, Siyaset Meydanı izleyeceksen sabaha kadar oturmayı göze alacaksın. Şimdi kızım bana diyor ki “ya baba yaşlanmışın gibi konuşma” Tamam da ben Türkiye’de tek kanallı siyah beyaz televizyonun istiklal marşıyla kapanışını izlemişim. İlk özel tv kanalının açılışını biliyorum, özel radyo kanalları açıldığında nasıl sevinmiştik mesela. Nihat Sırdar’la aynı yaştayız, bir gün arayla doğum günü kutluyorum. Geçen özel bir internet kanalından Behzat Ç. izlerken baktım çöp arabası şoförü rolü vermişler, vallahi sesinden tanıdım. 

Anlaşılmayacağına emin olduğunda konuşmak anlamsızdır.

Arabalarda hidrolik direksiyonu görünce, vay anasını ne büyük rahatlık, bizim araba 1976 model olduğu için bizimkinde yok tabii dedim ama o da aslında çok eski bir buluşmuş. Aynı şekilde elektrikli camlar, merkezi kilitler derken farkına vardım ki biz ülkece fakir olduğumuz için bu kadar geç tanışıyormuşuz böyle şeylerle. Neyse ki şimdi dünyayla aynı anda Iphone sahibi olabiliyoruz.

Arabaların da tadı kaçtı... Ortalık video dolu, Tesla şöyle şerit değiştiriyor, öteki böyle park ediyor... Üşeniyorsanız kullanmayın arkadaş. Birisi bana far sensörünün neden gerekli olduğunu söylesin. Yani ben tünele girdiğimi veya karanlık olduğunu anlayamadığımda, “lan kör mü oldum acaba?” diye düşünürken aniden farlar yanınca sevinecek miyim? Ya da “Sen malsın biraz, yağmur yağdığını fark etmezsin dur ben sileceği açayım.” Sürücüleri böyle gereksiz donanımlarla rahat ettirdiler, sonra da yol hipnozu diye bir şey uydurdular. Araç seni takip ediyor, yorgunluk uyarısı veriyor. Aynalarda kör nokta uyarısı var. Her boku çözdüler sis yokken yakılamayan sis lambası yapan olmadı. Niye? Her boku tespit edebilen sensörünüz var ama sis lambasını kendi açıp kapatan donanım yapamadınız mı? Kaldırın şu saçma sapan düğmeyi artık! Tırlardaki o kadar donanımın iyi bir şey olduğunu düşünmek de ayrı cehalet. Artık yolla sürücü arasındaki bağ o kadar kopuk ki,  ya film izliyor, ya telefonda muhabbet ediyor ya da en favorisi reels çekiyor. Hatta sırtında yükle yola giderken kamerayı açıp canlı yayın yapıyor, yorumlara bakıyor, cevap veriyor. Sırtında bilmem kaç tonluk iş makinesi var, “Man şöyle kuvvetli çekiyor”, “Volvo’nun retarderinin sesi çok güzel...” “Kamyonculukta para yok zaten parayı Youtube’dan kazanıyoruz...” “Jettir baba!” Bu jet mevzusu da soğutmalı araçlar yokken Ege, Akdeniz tarafından büyük şehirlere getirilen sebze meyve yolda sıcaktan bozulmasın diye kamyonculara verilen gaz, ya da birilerini öldürme riskine girmelerine değmeyecek miktarda para. O yüzden bunlar birbirine “jete çıktım, altı saatte İstanbul’a girdim” deyip, bayat çay eşliğinde palavra atacaklar diye kaç kişiyi şarampole attılar, kaç ocağı söndürdüler belli değil. Çünkü yollarda işlenen cinayetlerin tamamı yasalarda -kaza- olarak değerlendiriliyor. Yüksek tonajın, hız sınırını aşmanın, 40 tonluk aracın direksiyonunda uyumanın maddi cezası var. Patron da şoföre “sen malı yetiştir, cezalar bana ait” dediyse herkes kendini kollasın. Çoğu ağır vasıtada sürücü için her türlü konfor, yardımcı ekipman var. Hatta artık o kadar kolay ki kadınlar heves ediyor ve kullanıyor. Ama mesela en eski icat olan sinyal kolunu kullanmak zor geliyor. Yav o kadar donanımın içindeyken iki şerit çizgisinin arasından aracı götüremeyen var. Tam yaklaşıyorsun, bakıyorsun üstüne doğru geliyor. Geçerken bakıyorsun elinde telefon. Bir s*k*k mesaja bakmak için seni öldürecek. Sonra mahkemeye çıkınca kaza oldu diyecekler. Daha bir ay önce, bir tanesi yan yoldaki bir tır kazasını izlerken arkadaşımın arabasının üstünden geçti. Çocuklarından biri ağır yaralandı, ötekinde ağır kırıklar oldu, karı koca kendileri yaralandı. Ne oldu? Hiç! Kaza dendi. Tırda zaten pek bir hasar yoktu, muhtemelen ertesi gün işine devam etti, bu tarafta bir çocuk iki ay yaşam mücadelesi verirken, hepsinde ömür boyu kalacak travmalar oluştu. Ama videolar iyi çünkü artık profesyonel yapıyorlar bu işi, dört beş kamera, özel mikrofonlar falan var, konuşuyor anlatıyor arada da tırı kullanıyor işte. En tehlikeli canlı türü hangisidir deseniz “dinozorlar değil” derim. Biz eskiden tek gidiş tek geliş yoldan gece boyu Antalya’ya araba sürerdik, kamyoncu sinyal lambasıyla işaret verince sollamaya çıkacak kadar güvenirdik ağır vasıta şoförlerine. Şimdi o şoförlerin yetiştirdiği şoförler yurtdışına çalışmaya gitti. Bize de, hayatında panelvan bile kullanmamış, maaşı iyi diye geçen sene ehliyet alıp bu sene tır üstüne çıkanları kaldı. Zaten bu ülkede araba sürmekle merada gezen davar olmak arasındaki fark; davarlar daha düzenli hareket ediyorlar. 

Araştırmanızı öneririm.

Artık neredeyse hiç kağıt kullanmıyoruz, aslında kalem de pek kullanmıyoruz. Ehliyet için fotoğraf çektirdim memur tarayıp geri verdi, sağlık raporu aldım, ekranda görünüyor dedi onu da almadı, ödeme makbuzunu saklamıştım onu sormadı bile. Bu kadar gelişmişliğin içerisinde hala denyo kalmayı başaran büyük bir kitle var. Adam su şişesini yola atıyor, “neden attın?” diyorsun, “belediye işçi çalıştırsın diye” diyor. Yavrum o zaman şişeyi götüne sok, doktor istihdamı da artsın? Çöpünü yola atarak istihdama katkıda bulunduğunu düşünen kişiye oy kullanma hakkı veren sisteme de demokrasi deniliyor. Bize okulda demokrasi tanımı öğretilirken “halkın kendi kendini yönetmesidir” diye anlattılar. Şimdi sokak röportajlarını falan izliyorum, bu halk kendi kendini yönetmemeli diye düşünüyorum. 

Artık sabahları salonda oturup arka bahçedeki ağaçların mevsimden mevsime nasıl değiştiğini izliyorum. Belki arada birkaç ülke daha gezerim. Her sonbaharda “kış boyu çalışıp oxford İngilizcesi öğreneceğim, düzenli spora da gideceğim” diyorum.  Ocağın yirmisi oldu toplam dört gün spora gittim, İngilizce de üç-dört bölüm Grey’s Anatomy izlemekten ibaret. Kilo da veremedim çünkü her öğlen dolaptaki bezelye yemeğine bakıp sonra sanayi tostu veya yarım paket makarnayı domates sosuyla yiyerek geçiyor. Neyse ki airfrayer aldık da patatesleri yağda kızartmıyorum. Çünkü her gece yatarken sigarayı bırakmak, kilo vermek ve spor yapmakla ilgili karar veriyorum, her sabah kalktığımda önce çayı demliyorum, sonra  Yılmaz Özdil açıyorum, o anlatırken ilk on dakikada “ulan olan bitene bak” diyorum, sonra “bu memlekette sigara falan bırakılmaz” diyorum. Bir lokma sigara altı yapıp yakıyorum. Sonra kalkıp spora gideyim derken yolda Fatih Altaylı açıyorum. O anlatırken, akşam hanımla konuşayım Romanya’ya yerleşelim diyorum. Sonra arkadaşım Orhan’ı arıyorum, Romanya’da ne iş yapsak geçiniriz diye fikir alışverişi yapıyoruz, bir buçuk saat sonra öğlen kahvemi yapıyorum, babamı arıyorum, 40-45 dakika da onunla birbirimizin bildiği şeyleri konuşuyoruz. Sonra kızımı arayıp darlıyorum, okulunu bitir kalk git diye. Arada iki saat kadar bir boşluk oluyor. Sonra saat üçte Nevşin Mengü-Bugün ne oldu? Başlıyor. Beşe doğru hanımı işten almaya gidiyorum. Bagajda bir koli birayla eve geliyoruz. Günlerim genel hatlarıyla böyle geçerken arada da ucuz kömür, arabanın tamiri, evin eksikleri, tüfek ruhsatı gibi işlerle uğraşıyorum. Akşam saat dokuz civarı bütün hezeyanlarımın “rahat batması” olduğu konusunda kendimle hemfikir oluyorum. Sonra sigarayı bırakmam gerektiğine karar veriyorum...

Asgari ücretle mesai yapıp görevi insanlardan küfür işitmek olan sektör oluşmuş. Önceden sabır testine falan sokup peşinden kalabalık toplantılara alıyorlar bunları, orada pompacının biri çıkıp veriyor gazı. Bir de “Takım lideri” falan gibi saçma sapan süslü unvanlar veriyorlar, unvan var ama maaşlar aynı. Sonra dayının biri sülalesinin altından girip üstünden çıkıyor, sonra yine eğitim kampı yapıp kimin sülalesine en çok girilip çıkılmışsa onu ekip lideri yapıyorlar. 

Aslında o zamanki asıl sorunum bu teknolojik aletlerin ve gelişmelerin benim haberim olduğu dönemde icat olduğunu sanmakmış. Bunu da neredeyse 30 yaşıma gelirken anladım. Mesela 90’lı yılların başında otomatik çamaşır makinesi furyası başladı. Herkes alıyor, fabrikalar makine yetiştiremiyor, evlerde tesisatı bile yok. En yakın musluktan su alınıyor, pis suyu da bir yere bağlanıyor, hatta kadınlar makineden çıkan suyu ziyan etmemek için kovalarda biriktirip merdiven filan yıkıyorlar. Mesela ben otomatik çamaşır makinesinin icadının o dönem olduğunu düşünüyordum. Sonra bulaşık makinesi çıkacak dediler. Cinsel gelişimini tamamlamamış bir kısım dangoz, “o zaman karıya ne gerek var” diye espri yaptı. Çamaşır makinesinin çalışma mantığı elde veya merdaneli makineye benzediği için tuhaf gelmemişti ama bulaşık yıkayan makineyi hayal edince, benim hayal ettiğim makine öyle bir şey değildi. Bu kez herkes taksite girip bulaşık makinesi aldı, çeyizlerin olmazsa olmazı oldu. Ben yine bulaşık makinesinin o sıralar icat edilmiş bir makine olduğunu düşündüm. Yıllar sonra 60’lı yıllarda çekilmiş bir Amerikan filminde görünce şaşırdım. Halbuki 1850’de patenti alınmış.

Aslında tüm insanlık, bir dönem nereye işeyeceğini bilmeyen geniş bir topluluktan ibarettir.

Bağlayın kardeşim ben size şimdi taahhüt vericem... 

Bana sevgi dolu bir aileden daha büyük zenginlik olmadığını öğreten aileme, yaşama karşı cesaretimi yükselten karım Yeşim’e ve belki de benim ona öğrettiğimden fazlasını bana öğreten kızıma ömür boyu minnettar kalacağım. 

Başarılı olduğumuzu ispatlamak yükümlülüğünü kendimize yüklemekle birlikte başarılı olmayı da maddi varlığımızla ölçmeye alıştık. Başarıyla ilgili en büyük sorunumuz da yapamayacak olmamız değil yapamayacağımızın söylenmesi. “Yapamazsın dediler, yaptım” Sen mi yapıcan dediler. Bakın yaptım” Aferin. İşte Atatürk gibi düşünmek budur! O’na da “yapamazsın” demişlerdi. O’na, “yepyeni, medeni bir ülke kuramazsın, emperyalizmi yenemezsin” demişlerdi, sana da babanın arabasının şaselerini kesip yere basamazsın dediler, ikiniz de yaptınız. Şimdi, başka birisi başka bir şeyi yapamazsın diyene kadar alemin kralısın. Bu alem dedikleri de kimdir? Kimlerden oluşur bilmiyoruz. “Bu alemde....” diye lafa başlayanlar kadar boş adam yok memlekette. O alemin içinde ömrünü geçirenler, benim bekar evimden getirdiğim köşe koltuğun üstünde yaşadıklarımı bile yaşayamadan ölüp gidecekler. Aynı alemin bir galaksisinde “kadın dediğin şöyle olacak, erkek dediğin böyle olacak” diye cümle kuran otuzbirci tayfa var. Yaşadığı alemin dışında insanla oturup iki kelam etmemiş tipler, kelek turşusu tarifi verir gibi kadın ve erkek tanımı yapıyor. Biraz tanınmış olanları da profesyonel videolar çekiyor. Kendi hayatına bile bisiklet pompası kadar faydası olmamış tipler... Gözleri kısıp, izleyenin gözünün içine bakarak, “kadın dediğin....” diye cümleye başlayan hıyarları dikkate almayın. Evrendeki hiçbir şeyin -net- bir tarifi yoktur. Salak salak sorular sormanın da bir anlamı yok. “Ne tür kadınlardan hoşlanırsınız?” Bu sorunun cevabı, soruyu sorduğun anda ki hormon durumuma bağlı, ne zamandır yokluk çektiğime bağlı. 

Bazı aşklar Japon arabaları gibi, yüksek devirli, hararetli ama bazıları Alman arabası gibi, tutarlı, sabit ısıda uzun yıllar çalışıyor. Ben her iki türlüsünü de yaşadım ve insanın hayatının dönemleri arasında hayatındaki kişinin de dönemine uygun denk gelme ihtimali o kadar düşük ki... Üstelik içinde bulunduğumuz iletişim çağına rağmen. Boş verin yaşayamadan yaşlandığımız şeyleri, hayatının en güzel günlerini yaşayacağı kişiye rastlamadan yaşlanan milyarlarca insan var. Zengin olmayı ıskaladın, ortalama bir hayatı ıskaladın, mutlu olacağın insanın karşına çıkmaması ya da tüm arayışlarına rağmen bulamamış olman ve daha da acı olanı bulduğunda ona hazır olmaman ne olacak?.. Davul bile dengi dengine dedikleri şey bu işte. Hayatımız da götümüz gibi, neyin üstüne otursak onun şeklini alıyor. Geçen zaman içerisinde kendini eğitmemişsin, geliştirmemişsin, maddi olarak kendini düzene koyamamışsın ve karşına o kişi çıkıyor. Benim de benden fazla olan kişilerle ilişkiye başladığım oldu. Mecburen dönüp gitmek zorunda kaldım ama bu benim kararımdı. Sonrasında kendi kişisel gelişimimin de hayatıma girecek birisi için olmasa bile önemli olduğunu anladım. Kişisel gelişim derken bununla ilgili yazılmış saçma sapan şeylerden ya da konuşan kişilerden bahsetmiyorum. İlişkilerle ilgili en büyük sorunum reddedilme korkusu olduğu için ilişki konusunda da çok kafa yormam gerekti. İlişki yaşamanın veya başlamanın da kendi içinde bir tecrübe gerekliliği olduğu için, sağlıklı ilişkiyi karşısındakine uymak olarak gören tipler kendisine ait ne varsa çöpe atıp karşı tarafın doğrularıyla karar verir, eğlenir, eski çevresiyle ve ailesiyle olan ilişkilerine onun verdiği öğütlerle devam eder. Yani çevrenizde biri birdenbire değişmişse bilin ki yeni biriyle tanışmıştır. Aşk, aşık olanların dışında kalan kişiler için can sıkıcı bir şeydir. 

Bazı insanları önemli görmemiz altın denen madenin aşırı para etmesi kadar anlamsız. Sahi bu altın neden bu kadar değerli? Bilgisayar parçası falan yapılıyor tamam ama bilgisayarın yapıldığı diğer madenler o kadar değerli değil. Nadirlik desen, altın bin yıldır çıkarılıyor ama yok olma şansı yok. Petrol değerli çünkü tüketiyoruz ve geri dönüşü yok. Altın öyle değil. Sürekli çıkarılıyor, belki elimizdeki altın bin yıllık ama yine kullanabiliyoruz. Buna rağmen sürekli değeri artıyor. Yani bu zıkkım olmadan yaşam mümkünken neden bu kadar değerli? Araba katalizörlerinde kullanılan madenler de çok değerli hatta rodyum altından çok daha değerli. Doğayı korumak için araca takılan katalizörün içindeki kıymetli madenlerin nasıl elde edildiğini araştırdım. 

Bazı sosyal demokratlar var, sırf “başkanım” densin diye ottan boktan derneklere falan başkan olmak istiyorlar. Bazen öyle mücadeleler veriyorlar ki şaşıp kalıyorsun. Ben de 25 yıl tasarımdan metin yazarlığına dünya kadar iş yaptım, yedi senedir de eski arabalarla uğraşıyorum diye kibar olan kişiler “antikacı” daha az kibar olan “hurdacı” diyor. Pek çok kişinin telefonunda da öyle kayıtlıyımdır. Sanırsın Henry Ford’un torunuyum. Muhalif derken her şeyi eleştirmekten bahsetmiyorum. Henüz bunu hak etmiş siyasetçi görmedim ama yeri geldiğinde alkışlarım. Bir bok becermiş siyasetçi görürsem tabii... Temelde siyasete girenlerin başka yapacak bir şey bulamadıkları için girdiğini düşünüyorum. Normal hayatında başarılı olan biri neden siyasete girsin ki? Zaten siyasetçiler de bir yerde başarılı birini görünce hemen kendi içlerine almaya çalışıyorlar ki kendileri daha vasıflı görünsün. Yine siyasetin içinden bazı tipleri benimle kıyaslamaya kalkışanlar olacağından emin olduğum için şimdiden cevap vermiş olayım “benim bir iddiam yok kardeşim. Ben falanca kişiden daha iyi yaparım” demiyorum. Ama birisi çıkıp “ben yaparım bu işi” diyorsa ve yapamıyorsa da eleştiririm. Siyasetçilerin sayesinde yalana aşina bir millet olmadık mı biz? İşin daha ilginç yanı, adam sana yalan söylüyor, yalan söylediğini biliyorsun, o da yalan söylediğini bildiğini biliyor ama yine de ticaret ve siyaset böyle yürüyüp gidiyor. Bunun neresi normal? 

Bazıları hayat boyu hep doğru zamanda doğru yerde olurlar, ama herkes yanlış zamanda ölür. Sadece iyi düşünüldüğü için iyi gitmesini beklemek bir palyaçonun gerçekten kırmızı burunlu doğduğuna inanmaktır.

Ben Cumhurbaşkanı olduğumda buna asla izin vermeyeceğim... 

Ben Fatih köprüsü gişelerinde gişeyi geç fark edip zor durduğumu bilirim. O kadar kimsenin geçmediği zamanlardı. O yol, Kozyatağı’na kadar etrafında hiçbir şey olmayan bomboş bir yoldu. Önce birileri geldi Ataşehir diye dev bir site kurdu. Bugün ilçe olan Ataşehir aslında oraya kurulmuş bir sitenin adıdır. Sonra etrafındaki boş tarlalara ev yapılmaya başlandı. Çamurun içinden yürüyerek işine giderdi insanlar çünkü vasıta yoktu. Sonra oranın da boku çıktı tabi. Kayışdağı denen yer kendi halinde ufacık bir mahalleydi. Ardından Mahalleye adını veren Kayışdağı ormanlarının büyükçe bir bölümünü kesip Yeditepe Üniversitesi’ni yaptılar. Sonra Üniversitenin etrafı canlandı, derken şimdi ki adım atılacak yer kalmayan Kayışdağı ortaya çıktı. Ardından Kenan Evren Kışlası’nın arkasındaki orman göze batmaya başladı. Oranında büyükçe bir kısmını kesip, içine Maltepe Üniversitesi’ni yaptılar. Hemen ardından Zümrütevler’le üniversite arasında kalan orman imara açıldı. Eskiden Boğaz köprülerinden geçerken yavaşlayıp manzarayı seyrederdik. Şimdi manzara falan yok öyle bok gibi bir görüntü var. 

Ben lüzumsuz bilgiye karşı kendimce kutsal bir mücadele verirken elindeki bilginin lüzumsuzluğu umurunda olmayan büyükçe bir kesim, yani -Orkinos hanım ve arkadaşları-* Gayet kendinden emin bir şekilde iddialarını ortaya atabiliyorlar, savunuyorlar, arkadaş listelerindekileri akbabaları çağırıp linç ettirebiliyorlar. Daha da kötüsü, anlama kapasiteleri düşük, önyargı cellatları bir satır yorumunuza karşılık sizi günler süren kendini ifade etme çabasına sokuyorlar. Birkaç kez bu tuzağa düşmüş bulundum. Şimdi yorum falan yapmıyorum. Sadece bakıyorum, “bana ne *mk” deyip geçiyorum. 

Ben muhalifim. Yani iktidar fark etmeksizin muhalifim. Birine oy vermiş olabilirim, hiç olmuşluğu yoktur ama seçilmiş de olabilir. Seçildikten sonra ona da muhalifim. Babam Cumhurbaşkanı olsun ona da muhalifim. Benim gibi de epeyce insan var. O nedenle kimseye oy verdik diye seçilince pışpışlarız sanmasın. Onu da eleştireceğiz. Makama sahip olmanın en aşağılayıcı tarafı da, makamınızı kendinizi yüceltmek için kullanmayın. Ben insanlara makamlarına göre hitap etmekten nefret ederim. “Başkanım, vekilim, kaymakamım?” İnsanların ismi var, geçici bir unvanı hayat boyu kullandığı ismine tercih etmek zavallılık değil mi? Adınla var ol kardeşim... 

Bence Darwin, dünyaya gelen gerzek sayısının çokluğuna bakarak, “eğer anlatıldığı gibi bir Tanrı olsaydı mükemmel olmayan bir şey yaratmazdı” fikriyle evrim teorisini ortaya atmıştır ama hep yek gelmiştir. Çünkü ölümünden 3 yıl önce Einstein doğmuştur, Tanrı dört cihar atmıştır. Biri çıkıp düşeş atana kadar konu kapanmıştır.

Benim ağaçlardan meyve yediğim dönemde sokağımızda iki tane apartman vardı. Biri üç diğeri beş katlıydı. Kalan evlerin hepsi bahçeli müstakil evlerdi. Ağaca çıkmak, düşmek normal şeylerdi. Yaz boyu hangi ağaç meyve vermişse onu yerdik. Ben buzdolabından meyve alıp yediğimi bilmem. Cips gibi çerçöp şeylerde yoktu. Sokakta oynayarak büyüdüm, gençliğimde mesafe fark etmeksizin her yere yürüyorduk, kır pidesi de İstanbul’a ben lisedeyken gelmişti. Bu kadar ucuza tıka basa karın doyurmak çok büyük lüks olmuştu bizim için. Üstelik içinde gerçekten kıyma vardı hem de epeyce... İlk kez 14 yaşımda hamburger yedim, şimdi hamburger diye satılan pis şeylerle hiç alakası yoktu. Bir tanesi gayet güzel doyuruyordu. Neden eskiyi özlüyoruz? Ya da neden o zamanları daha çok seviyoruz? Çünkü ülkenin en büyük sorunu ekonomi falan değil, kroluk. Bunun sadece politikayla filan alakası yok. Görgüsüzlüğün, özentiliğin boyutu arttıkça insanların para için neler yapabileceğini de görmeye başladık. Benimse en büyük sorunum uluorta ağız dolusu küfür edememek...

Benim Facebook hesabım epey eski, dönem dönem herkes gibi girip arkadaş listemde temizlik yapıyorum, buna rağmen 338 arkadaşım var. Düzenli olarak da istek geliyor. Bir yandan takip ettiğim veya yönettiğim sayfalar, gruplar var. Bazen grubun içinde olmak adamı tatmin etmiyor, şahsi hesabından da arkadaşın olmak istiyor. Mesaj atıyor, cevap vermiyorsun, arıyor. Abi online gördüm seni mesajıma cevap vermedin. Lan beni senin emir erin miyim? 

Benim gibilerin arabalarının kıymetli olmasının nedeni cimrilik, pintilik falan değildir, hatta titizlikte değildir. Babam bana ufak ufak araba kullanmayı öğretmeye başladığında 14-15 yaşlarındaydım ve inanılmaz bir hevesle çok hızlı öğreniyordum. Arabamız 1976 model transit, aynı zamanda babamla beraber evin ekmeğini kazanıyordu, haliyle zaten yorgun olan bu arkadaşla keyfi gezmeler yapma şansım yoktu. Çünkü her sabah 05:30’da kapıda hazır olması ve İstanbul içinde günde 300 km yol gitmesi gerekiyordu. Birkaç yıl sonra artık yarı profesyonel sürücü olduğuma inanan babam beni yalnız da bırakmaya başladı, mesela o yıllarda İstanbul’un çeşme suyunun içilemez durumda olduğu anlaşılıp Kemerburgaz, Ayazağa gibi -bedava- kaynak sularının olduğu çeşmelere bidonlarla gidip su doldurmaya başladık. Bizim araç minibüs olduğu için konu komşunun da bidonlarını toplayıp su doldurmaya ben gidiyordum. Yarım saat kadar mesafede Cendere yolunda, Evyap sabun fabrikasının karşısındaki çeşmede sıraya girip suları doldurup geliyordum. Bu aktivite benim için o kadar önemliydi ki, başka türlü kendi başıma araba kullanma şansım olmadığı için suların bitmesini beklemem gerekiyordu. Haliyle suların erken bitmesi için bazı sabotajlar yaptığım oluyordu. Tabii süreyi de iyi ayarlamak gerekiyordu. Normal sürenin en fazla iki gün öncesinde bitmesi lazımdı yoksa babam durumu fark ederdi. Dört tane 25 litrelik bidon bir haftada bitemezdi... Bir süre sonra muazzam girişimcilerimiz su istasyonları açmaya başladılar, kendi bidonunu götürüyorsun, benzin pompası gibi pompalarla bidonları dolduruyorlar ve litre başına makul bir ücret ödüyorsun. Her taraf kaynak su istasyonlarıyla doldu, insanımız, “ulan biz bu suyu yıllardır çeşmeden içiyorduk niye durduk yere böyle bir sektör oluştu?” demek yerine “hangi istasyonun suyu iyi?” sorusunu tartıştı. Hafta sonu piknik rotaları çok lezzetli suların şakır şakır boşa aktığı ormanlık alanlara doğru değiştirildi. Mesela ben arabada bidonlarla, gece vakti bizim eve yaklaşık 30 km mesafedeki Bahçeköy ormanına su doldurmaya gittiğimi bilirim. Amacımız iyi su içmek. Benim amacım da mümkün olan en uzun mesafede araba kullanmak. Bazen de babamın arkadaşı nakliyeci Adnan amcanın benim emsalim oğulları Tevfik ve Turgay kendi Anadol kamyonetleriyle gelir, bizim bidonları da koyar giderdik. Yaşlarımız 16-17... Şimdi 16 yaşında çocuğu markete gönder, 10 dakika geç kalsın telefon edersin ama bizde daha cep telefonu konuşulmuyor bile çünkü öyle bir şey yok. Büyüklerimiz içme suyu konuşuyor. Zaten evlere renkli televizyon geleli sekiz-on sene olmuş, ilk özel tv kanalı yeni açılmış, evlerin yarısında ev telefonu bile yokken cep telefonu konuşana manyak derler. Asıl mevzu şu ki; başımıza hiçbir şey gelmedi... Ne kaza yaptık, ne gece vakti ormanda saldırıya uğradık, ne de geri döndüğümüzde evdekileri büyük endişe içinde bizi bekliyor bulduk. Ha bir de kimsenin araba şu kadar yaktı diye hesap yaptığını duymadım. Zaten o zamanlar benzin ve mazotun fiyatı yarı yarıyaydı, bir litre benzin parasına iki litre mazot alınıyordu ve kimse arabasına lpg taktırmıyordu.

Benim küçüklüğümde akşam yemeğinden sonra Kireçburnu’na, Arnavutköy’e ya da Emirgan’a inip, çay demleyip boğaz havası almak vardı. Şimdi egzoz kokusu içinde dur kalk yapılabiliyor. Zaten boğazın da o zamanki havası kalmadı çünkü koca şehrin fosseptiği oldu. Beşiktaş’a kadar minibüsle gelip, oradan yürüyerek Ortaköy’e geçerdik arkadaşlarla. Kumpir yer ya da sahilde hava alır sohbet ederdik. Hatta hızımızı alamayıp Kuruçeşme’ye yürümüşlüğümüz çoktur. Ben boğazın her iki tarafının da tamamını defalarca gezmiş biri olarak ezberimde o zamanki İstanbul Boğaz’ı kalsın istiyorum. Beylerbeyi’nden Boğaziçi Köprüsü’nü, Kuleli’de balık tutanları, Çengelköy’de Çınar Altı’nı, Hisar’da iskeleyi, Kanlıca’yı, Çubuklu’dan İstinye koyunu ve Beykoz’u son gördüğüm halleriyle hatırlamak istiyorum.

Benim temelde basit bir amacım var. “Hayatımdaki her şeyi güzelleştirmek”. Benim için bunun hava atmak ya da havalı görünmekle ilgisi yok. Zamanın bizden bir şeyler alıp götürdüğünü düşünüp üzülüyoruz bazen, aslında nesnel olarak hiçbir şey kaybetmedik, onlar zaten bizim değildi. Biz olan biten bir şeyler olup bittiği anda oradaydık sadece. Ve o şeyler olduğu yerde güzeldi. Babaannemin sütlacı gibi. Özel bir tarifi yok, rastgele yapılmış alelade bir tatlı ve ben o tadı hala hatırlıyorum. Bir daha asla yiyemeyecek olmama rağmen hiçbir üzüntü duymuyorum. O zaman güzeldi, şimdi başka güzel şeyler var ve yıllar sonra onlar da olmayacak ve ben umuyorum ki onları da hatırlayacağım. Kızım geçenlerde arayıp, biraz morali bozuk şekilde “ya baba arkadaşlarım evlenmeye başladı, ben yaşlanıyorum” dediğinde hastanedeki arkadaşımı ziyarete gidiyordum, “benim arkadaşlarım da bypass olmaya başladı evladım” dedim. Yani aslında hayatta en çok boşa geçen zaman, sevdiklerinle küs geçirdiğin zaman. Birkaç ay önce babamı toprağa verirken “iyi ki küs değildik” diye içimden geçirdim.

Benimki kişisel bir tercih. Kimsenin hayalini çalmadım bu benim hayalimdi. İnsan eninde sonunda kendini dönüştürmek zorunda. Artık yapamayacağım şeyleri yapmaya çabalayıp kendimi helak etmektense zamanın beni getirdiği döneme uyum sağlamaya çalışıyorum. Artık insanları kırmamak için onlara yalan söylemiyorum ya da bana yapılan şey ne hissettiriyorsa olduğu gibi söylüyorum. Kendi doğrularımdan da emin olmadığım için pek tavsiye verme taraftarı da değilim. Nazik olmaya çalışmak da yoruyor bazen. Canım konuşmak istemezse telefonu da açmıyorum. Toplamda kaybettiklerime bakınca beni anlıyormuş gibi yapan birkaç kişiyi kaybetmek bana dokunmuyor. 

Bilemezsiniz... Çünkü az önce ben uydurdum.

Bilgisayar denen şeyi ortaokulda gördüm. Müdürümüz çok iyi bir öğretmendi, 1989 yılında okula bilgisayar sınıfı kurup öğretmen ayarlamıştı, annem de benim bir halt olmam için çaba harcadığından ne yapıp edip beni bilgisayar kursuna yazdırmıştı. (Windows falan yok ortada) sınıftaki tüm bilgisayarlar siyah renkli ve çok havalı görünüyordu ama bir tanesi krem rengi, ince kasalı ve daha küçük monitörlü olduğu için bütün sınıf yepyeni görünen siyah bilgisayarların başına oturmuş, ben ise geç kaldığım için eski olana oturmak zorunda kalmıştım. Daha ilk derste öğretmen bize kod yazdırıp sonuçlarını söyletmeye başlayınca herkes baktı ki ilk önce benim bilgisayarım hesaplıyor. Öğretmen derse ara verip “arkadaşlar neden bu arkadaşınız sizden önce söylüyor biliyor musunuz? Çünkü o bir Apple, diğerleri daha havalı görünüyor ama bu bilgisayar onlardan daha hızlı.” bilgisayarın önündeki renkli elma logosu o zaman dikkatimi çekti. O bilgisayarın başından kalktıktan yedi-sekiz yıl sonra bir başka Apple’ın karşısına oturdum ve şu an bunları yazdığım dahil 28 yıl o elmanın karşısında çalıştım. Z kuşağı, Y kuşağı, 68 kuşağı, hepimiz bazı dönemlerden geçtik ama bizim kuşak kadar aksiyon gören kuşak olmadı ya da hayat bana normalden daha uzun geldi. Yani uzaktan kumandalı televizyon gördüğümüzde yaşadığımız şaşkınlıktan 40 yıl sonra geldiğimiz noktaya bakarsak artık bizi şaşırtmak yerine korkutan zamanlara geldik.

Bir de emekli tayfası var sosyal medyada. Bazen yanlışlıkla canlı yayın açıyorlar, genellikle taraflarını gizlemiyorlar. Dualar, eski günler falan derken gruplara davet mesajları falan günler geçip gidiyor. Belki de bu aniden “bütün dünyayla sosyalleşebilme çağı,” sandığımızın aksine en çok onlara yaramıştır. Eskiden geçmiş olsuna, başın sağolsuna muhakkak gidilirken, şimdi Facebook’ta fotoğraflı “babam öldü” iletisinin altına “Allah rahmet eylesin” yazıp hemen altındaki çilekli pilav tarifini beğenebiliyorlar. Canıyla cebelleşen anasının hastane yatağındaki fotoğrafını koyan tuhaf insanları, serumlu fotoğrafına en az 150 geçmiş olsun yorumu bekleyen daha tuhaf insanları da gördük, göreceğiz. Ben siliyorum onları. 

Bir de işin bebek ve çocuk sektörü var ki, orası apayrı bir darphane... Hazır bezler, ıslak mendiller, pişik kremleri, göz yakmayan şampuanlar, bebek telsizleri, çeşit çeşit organik mamalar... Ee, tüm bu lojistik destek varken artık bebek bakmaya ne var? Yukarıda saydığım her şey, son otuz yılda –benim şu an aklıma gelen– tamamen kadın ihtiyacı odaklı şekillenmiş küresel gelişmeler. Kadınların dünya ekonomisine yaptıkları o hesaplanamayan, muazzam katkının küçücük birer göstergesi. Sağladıkları bu devasa istihdam ve çark devir hızı için kendilerine şahsen teşekkür etmek isterim. Ayrıca yapılan bir yatırımın, kişisel kazançta bu kadar büyük, bu kadar kusursuz bir geri dönüşüm sağlaması, küresel sistem adına mucize denebilecek kadar başarılı bir operasyondur. Peki, kadın ihtiyaçları sektöründe çalışanlar veya bu sektöre hizmet veren tedarikçiler, kazandıkları o paranın ne kadarını özel hayatlarında yine gidip bu sektöre harcıyor? Bunun cevabı, şüphesiz ki o adamların evindeki kadın sayısına göre değişir. Açık konuşacağım; Nobel ödülü almış bazı bilim insanlarının insanlığa faydalı olabilmek için feda ettiği o uzun yılları ve sıkıcı zamanları düşününce, o şahane “bordo ojeyi” icat eden meçhul dehaya, logaritma cetvelini icat edenden çok daha büyük bir saygı duyduğumu itiraf edebilirim. Ya da o harika, estetik iç çamaşırlarını tasarlayan tasarımcılar, insanlığın anlık mutluluğu ve estetiği adına çok daha büyük, çok daha somut başarılar elde etmişlerdir. Bir erkeğe “Albert Einstein’ın İzafiyet Teorisi mi, yoksa bira bronzluğunda bir tenin üzerindeki o kusursuz sırt dekoltesi mi?” diye sorsalar, hiçbir erkekten sürpriz, felsefi bir cevap alamazsınız. Neticede etten kemikteniz, öncelikle hormonlarımızı dinliyoruz. Ve tüm bu anlattıklarımla birlikte; kadınlar bunların hepsini, bu lüksün ve teknolojinin tamamını sonuna kadar hak ediyor. Benim annemin mutfağında mutfak dolabı bile yoktu; onun yerine o eski, ahşap tel dolaplar vardı. Çamaşır, bulaşık her şey elde yıkanırdı. Musluktan akan sıcak su yoktu... Annem kış günleri her sabah buz gibi evde erkenden kalkar, kovalarla kömür taşır, bazen tutuşana kadar evi dumana boğan sobayı yakardı. Şimdi ortalıkta akıllı temizleme robotları fink atarken, o zamanlar evde sadece manuel bir “gırgır” vardı. Yerler dizlerin üstüne çökülerek, o sert yer bezleriyle silinir; koca halılar ya çatının betonunda ya da mahalle arasında, sokakta yıkanırdı. Benim annem için “gezmek” demek, sadece hafta sonu binbir zahmetle gidilen aile piknikleriydi. Ve o piknikler için bile annem günler öncesinden hazırlık yapar, pikniğe gider, orada da rahat edemez, dönüşte de o pikniğin dağ gibi bulaşığını ve çamurlu çamaşırını yıkardı. Pazara yürüyerek gider, dönüşte ağır pazar torbalarını tek başına taşırdı. İşte bu yüzden, benim annem ve onun jenerasyonu, teknolojinin ve modern dünyanın sunduğu tüm bu nimetleri sonuna kadar hak ediyor. Hem zaten, işten eve yorgun argın gelen bir erkek de; eşinin akşama kadar ev işi yapmaktan perişan olmuş, beli bükülmüş halde ve aspiratörlü bir mutfağı olmadığı için üzerine sinmiş ağır yemek kokusuyla kendisini karşılaması yerine; makinelerin yaptığı işler sayesinde yorulmamış, zamanında yemeğini pişirmiş ve kocasının eve geleceği vakte kadar kendine çeki düzen verecek zaman bulmuş, bakımlı, dinlenmiş bir kadını tercih eder. Günün sonunda, insanın özgürlüğünü ve emeğini destekleyen, onu kölelikten kurtaran her türlü teknoloji, bu dünyada sonsuza kadar var olmalıdır.

Bir de Kafika zamanlarım vardı. Kafika halen duruyor mu bilmem ama o zamanki gibi olmadığına eminim. Adının açılımı -Kaçırdığınız Filmler Kahvesi- olan, Cihangir’den Fındıklı’ya inerken eski bir apartmanın bodrum katlarında küçük sinema salonları yapılmış bu mekan, aynı zamanda harika bir mutfağa sahipti. İtiraf edeyim orada hiçbir filmi sonuna kadar izleyemedim. Odalardan dahili telefonla içkinizi veya yemeğinizi sipariş edebildiğiniz muhteşem bir yerdi. Girişte çok güzel bir barı vardı. Hatta orada birkaç kez canlı müzik gecesi organize ettik. Şimdi neredeyse hiçbiriyle görüşmediğim müzisyen ve oyuncu arkadaşlarımla sohbet ederken sabah oluverirdi. 

Bir dönem Şirinevler’de arkadaşım Doğan’la yaşadığımız garip evle kıyasladığımda epey lüks bir yaşantım vardı. Herhalde orası yıkılmıştır. Yıkılsın zaten tuvalette sifon bile yoktu. Doğan’da on yıldır New Jersey’de yaşıyor. Doğan’la sabahladığımız dönemleri düşününce şimdi yoruluyorum. Akşam altıda evden çıkıp Nevizade’ye, oradan gece bir civarı çıkıp sabah dörde kadar başka bir mekana, oradan Fener Köyü’ndeki balıkçı barınağında gün doğumunu izleyip, Büyükdere’de Sarıyer böreği yedikten sonra yanımızdakileri evlerine bırakıp sonra eve gelip yatıyorduk. Bu -yanımızdakiler- bir dönem Beylikdüzü’nde oturan kişilerdi. Bugün bunu yapmak aşağı yukarı 10-15 bin liralık bir bütçe gerektirirken o zamanlar 250-300 liraya yapabiliyorduk. Doğan maaşlı çalışıyordu bense sabah kazanıp akşam harcıyordum. Sıradan birinin Fransız Sokağı’nda canlı müzik olan bir mekanda oturup birkaç kadeh bir şey içip ufak tefek atıştırabildiği zamanlardı.

Bir karar verdiğimizde algılarımız yön değiştirir böylece etrafımızda olup bitenlerle ilgili farkındalıklarımız da değişir. Yani bir ilişki yaşamaya karar verdikten sonra karşınıza birinin çıkmış olması evrenin işi gücü bırakıp size manita ayarlaması değildir. Yaptığımız tüm aptalca şeylerden sonra başımıza kötü bir olay geldiğinde büyü var, göz var, nazar var diye avunmaya çalışırız. Sonra hemen tanıdık bir hoca bulunur, parası neyse verilir ve derhal o musibetten kurtulunur. Neyse ki yaşam, zorluklarından şikayet etmek ve kendi beceriksizliğimizden dolayı kendimizi avutabilmemiz için yeterince opsiyon vermiştir. 

Bir kısmı da, pisi pisine ölüme yürümeyi, başkalarının canını tehlikeye atmayı ve kamusal düzeni sabote etmeyi birer “tehlikeli eğlence” ve statü sembolü olarak da görüyorlar. İşin manyakça kısmı, bu absürt eylemler ne kadar akıl dışıysa, dijital dünyada o kadar çok izleniyor, o kadar çok alkış alıyor. Cehalet, beğeni parasıyla ödüllendirilen bir sektöre dönüştü. Burada insan felsefi olarak durup sormadan edemiyor, evrimin ve modern tıp biliminin babaları bu manzarayı görse ne derdi? Mesela Darwin, doğadaki güçlülerin ve çevreye en iyi uyum sağlayan akıllı canlıların hayatta kaldığını, zayıfların ve aptalların ise elendiğini söyleyen o meşhur “Doğal Seçilim” yasasını kurmuştu. Ama artık çağımızda Darwin’in teorisi çöktü. Çünkü bu topraklardaki mutlak cehalet, kendi yarattığı o absürt tehlikelerin içinde pisi pisine ölmesine rağmen bir türlü azalmıyor, aksine geometrik olarak çoğalıyor. Doğal seçilim, aptal danslar yapan genç kızları, sahte uzman çavuşları, güvenliğinden hemşiresine, çobanından ev hanımına kadar bu ahmak popülasyonunu elemekte aciz kalıyor. Friedrich Nietzsche ise çağımızın bu profilini görse muhtemelen o meşhur “Sürü İnsanı” tanımını yırtıp atardı. Nietzsche, sürünün vasatlığından ve tekdüzeliğinden yakınmıştı; oysa bugünün cahil sürüsü tekdüze değil, agresif bir biçimde yaratıcı! Ama bu yaratıcılık insanlığın hayrına değil; sadece daha yaratıcı, daha absürt, daha tehlikeli ahmaklıklar bulmak üzerine kurulu. Akıl, bilgi ve entelektüel derinlik zayıflarken; cehalet, sınır tanımayan bir arsızlıkla tahta kuruluyor. Ve biz, kendi kuşağının o her şeyi kuralıyla, emeğiyle öğrenmiş son temsilcileri, elimizde şarkı listesiyle kasetçi aradığımız o saf günleri özleyerek; hiçbir şeye faydasız, cehaletin kurduğu bu devasa dijital tımarhaneyi dehşet içinde izliyoruz.

Bir yerde okumuştum “Cehennemin varlığını inkar edemem, çünkü içinde yaşıyorum” hiçbir boktan haberimiz olmadığı zamanları o yüzden özlüyoruzdur belki. Neyin içinde olduğumuzu bilmediğimiz için.

Birini tanıyana kadar ondan nefret ederim.

Biz “Google çocuğu” olmadığımız için, bilgiye ihtiyacımızı gazetelerden kupon biriktirerek edindiğimiz kilolarca ansiklopediyle gideriyorduk ama o zamanlarda da gereksiz bilgiye kapalıydık. Şimdi kim İslam düşmanı söz söylemiş, kim hepimizi LGBT yapmak istiyor çat diye gösteriyorlar. Üstelik videolu ve kimse bu şuursuz iddialarından sorumlu değil. Başkalarının götüne sahip çıkmayı bu kadar iş edinmeye gerek var mı bilmiyorum ama benim için bu da lüzumsuz bilgi.

Biz aynı yaşam süresi içinde hem postaneden telgraf çekmiş, hem jetonlu telefon sıralarında beklemiş, hem de bugün Facebook’ta (da_L`yar##AK) kullanıcı adıyla, “kendi işimin patronuyum” profilinden her hafta “Hayırlı Cumalar” taarruzu yapan o tuhaf kitleyle aynı havayı soluyoruz. Bir yanda, “Bu teknolojiyi bize siyasal İslamcılar getirdi, yoksa hala taşa sıçıyor olacaktık; hatta bütün dış güçler toplanmış bizi ibne yapmaya çalışıyor” sanan o muazzam kitle; diğer yanda ise bu kitleyi eğitmeye çalışan çaresiz, hayvansever, çevreci, aktivist, LGBT, sosyal demokrat devrimciler...

Biz hep arada kaldık zaten. Siyasete hiç bulaşmadan, kendi halinde, sakin, iz bırakmadan siktir olup gitmek isteyen bir kısım sıradan, masum vatandaştık. Ama olmadı... Ne bu memleketten gidebildik, ne de bu delilerin içinde sağlıklı bir şekilde yaşayabiliyoruz. Zakkum’un o şahane şarkısında dediği gibi: “Ölenle ölünmüyor ama kalanla da yaşanmıyor.”

Bizden sonraki kuşaklar, önlerine serdiğimiz o devasa dijital otobanda pahalı bilgisayarlarıyla gezip bize “hıza ayak uyduramıyorsunuz” diye tepeden bakarken, o bilgisayarın işlemcisini, o dijital otobanın internetini ve hatta arabalarında bastıkları gaz pedalının yazılımını bile bizim jenerasyonumuzun icat ettiğini unutuyorlar. İletişim Çağı Manyaklığı’nın en büyük trajedisi budur; bilgiye erişimi sonsuz olan bir nesil, insanlığın ortak acılarına, açlığına ya da cehaletine çare olacak devrimsel tek bir çivi bile çakmadı. Onlar sadece bizim kurduğumuz ekosistemin içinde konforlu birer tüketici oldular. 1950’de Alan Turing’in o loş analog odasında “Makineler düşünebilir mi?” diye kurduğu o saf rüya, bugün yeni  kuşakların elinde birbirini linç etmek için sahte videolar üreten sinsi bir oyuncağa dönüştü. Biz yeni çağa ayak uyduramıyor değiliz; biz bu çağın yarattığı medeniyetsizlikten utanıyoruz.

Bizim oralarda elin iş tutuyorken boş gezmek ayıp sayıldığı için lise çağlarımda eve yakın bir demirci dükkanında çalışmaya başladım. Zaten para da lazımdı her zaman olduğu gibi... Dükkanın sahibi benimle akran olan oğlunu usta olarak yetiştirmişti o yüzden kendisi çalışmazdı, bütün günü kahvede oyun oynayarak geçirirdi. Ben de Serkan’la birlikte demircilik yapmaya başladım. Şimdiki gibi şarjlı aletler ve her şey için özel alet edevat yoktu, bir de iş epey ağırdı. Gelişme çağında olmanın da etkisiyle vücudum epey kaslandı. Amerika’daki dayım vatandaşlığı alınca orada kendi işini kurmuştu, birkaç yıl sonra beni yanına çağırdı, “İngilizce kursu alma bahanesiyle koptu geliyor millet, sen de gel” dedi. Beni de orada bir okula kayıt ettirdi. Benim askerlik dönemim geldiği için önce okul evraklarıyla askerlik şubesine gittim. Şubedeki memur “önce muayene olacaksın” dedi. “Tecil için geldim, neden muayene olayım ki?” dedim ama, “kural öyle” dedi, kestirip attı. Oradan çıkıp Çınarcık’taki kampa gideceğim için altımda mor deniz şortu vardı, askerlik şubesinin yemekhanesine gönderdiler, baktım 40-50 kişi beyaz, kaput bezi donlarıyla sıraya girmiş. Ben de soyundum mecbur, mor renkli deniz şortumla sıranın sonuna geçtim. Boy-kilo aldılar sonra elime bir dosya verdiler, sırayla masaları gezmeye başladık. Önce beyaz önlüklüler umurlarında olmayan bir şeyler sordu, sonra asker kıyafetlilere geldim, vücudumda neredeyse hiç yağ olmadığı için, demirciliğin verdiği kaslar epey görünür durumdaydı, “Spor yapıyor musun?” dedi, “hayır” dedim, inanmadı. “hiçbir sporla ilgilenmiyor musun?” dedi, yine “hayır” dedim. Önce kağıtlarımı yan masaya verdi, sonra geri isteyip bir numara yazdı, sonra da masasında, şapkasıyla örttüğü kağıtta, üstünde “komando” yazan yere bir çarpı attı. Yemekhaneden çıkıp tekrar memurun yanına gittim, tek kelimesini anlamadığı İngilizce okul evrakına istinaden, sırf üstünde “Gardencity University” yazdığı için askerliğimi iki yıl tecil etti. Sonra okul evraklarım ve diğer evraklarla Taksim’deki konsolosluğa gittim, kapıda epey kalabalık vardı, içeriye onar onar alıyorlardı, yana eğilip sıraya baktım herkesin elinde bendeki okul dosyasından vardı. Ben evrakları hazır edene kadar birkaç ay geçmiş, konsolosluktaki adamlar işe uyanmışlardı, giden geri gelmiyordu. Hiçbirimiz vize alamadık. Amerikan rüyası da böylece sona erince, hazır askerlik de tecil olmuş biraz daha çalışayım diye düşündüm. Askerlik mevzusu tekrar aklıma geldiğinde çocuğum vardı. Kırk yaşımda aynı şubede bedelli askerlik evraklarımı şube komutanına imzalatırken “sen nasıl kaçtın bu yaşa kadar?” dedi, “pek kovalayan olmadı” dedim. Gerçekten de hiç kaçmamıştım, hatta şehirlerarası seyahatler yaptım, pek çok çevirmeye girdim, otellerde kaldım ama kimse “sen asker kaçağısın” yürü bakalım demedi. Zamanında gitsem 18 ay askerlik yapacaktım üstelik komando olarak. Aslında sorun komando olmak veya askerlik değildi. 18 ayımı ülkenin dört bir yanından gelen 100 tane sapla beraber, ayak kokusuyla osuruk kokusunun sentezlendiği bir koğuşta geçirmek istemiyordum. Neyse ki askerlik çağım teknoloji çağına denk gelmedi. Eskiden devletin bizi unuttuğu o boşluklarda, o sistemsizliğin saflığında yaşamak ve mor şortla komando olmak çok daha insaniydi sanki. Peki ya şimdi? Şimdi pırıl pırıl jelatinlenmiş uzay çağındayız, hani o her fırsatta övündükleri gibi, dijitalleşmede bütün Avrupa’dan katbekat ileri durumdayız! Artık sınır kapılarında, havalimanlarında “Yüz Tanıma Sistemleri” yüzünü tarayıp yapay zekadan onay almadan ülkeden dışarıya adımını bile atamıyorsun. Sistem artık seni unutmuyor. Telefon faturanı, kargo siparişini, internet taahhüdünü unutup peşini bırakmadığı gibi; bedenini de, yüzündeki o çizgileri de dijital birer veriye dönüştürüp hafızasına kaydediyor. Her yerimiz sarılmış, her hareketimiz kayıt altında... İletişim çağı bizi daha özgür kılacaktı güya; oysa sadece kaçacak hiçbir delik bırakmayan, kusursuz ve pırıl pırıl bir hapishane inşa etti etrafımıza.

Bon Jovi Türkiye’ye son geldiğinde bilet bulma çabasına giriştim, en ucuz biletler hemen satıldı, onlardan alamadım, diğerlerine de baktım bütçem elvermiyor üzülerek gitmekten vazgeçtim. Konser günü o zamanlar kullandığım minivanla Esenyurt’ta bir evden birkaç parça eşya almaya gittim. Biraz abartınca aracın içini doldurup, tavanında da tek kişilik yatak ve bazayla dönüş yoluna geçtim, konser saati yaklaştığı için Seyrantepe’de trafik felç olmuştu, baktım köprü de geçilecek gibi değil, Seyrantepe çıkışından çıkıp stadın karşısında eski Polis Lojmanları’nın oralara arabayı bırakıp bir şeyler yedim. O sırada konser izleyicileri yerleşmiş ön guruplar çalmaya başlamıştı. Baktım ses karşıya kadar geliyor, stadın dibine kadar gideyim oradan dinlerim, adamı görmesem de olur diye düşünüp alt geçitten stada geçtim. Güvenliği geçer geçmez biri geldi yanıma “abi VIP 2 bilet var” dedi, fiyatını sordum “yüz lira” dedi, aynı bileti bir gün önce karaborsada iki yüz liradan satıyorlardı, “istemiyorum, şuradan bira alıp dışarıda dinleyeceğim” dedim yürüdüm, biraz ilerleyince başka biri geldi, “abi VIP 2 bilet var” dedi yine, “ne kadar?” dedim o da “yüz lira” deyince, “olm konser başladı, bu biletler yandı zaten, şuradaki elli liraya veriyor” dedim. “Abi al elli lira” dedi. Bileti kaptığım gibi fırladım, Bon Jovi çıkmış ilk şarkısını söylüyordu, sahnenin sağındaki tribüne girdim, bir sürü arkadaşımın aylar öncesinden bütçeleri el vermediği için saha içinden aldığı biletler doksan liraydı, konseri sonuna kadar izledim, üstelik akıllı telefonum yoktu. Elimdeki dandik telefonla birkaç fotoğraf çektim, sonra “anı yaşa, boşver” dedim.

Boş verin 10 yılı, kendinizi 10 dakika sonra nerede görüyorsunuz? 

Bu arada kapatıp açtım ama Whatsapp düzelmedi.

Bu çağın en büyük manyaklığı, insanları kendi çaresizliklerine karşı suçlu hissettirmesidir. Fakirsen, “Yeterince olumlama yapmadın” diyorlar. Mutsuzsan, “Farkındalığın eksik” diyorlar. Hastaysan, “İçindeki şifacıya izin vermedin” diyorlar. Yani sistemin yarattığı o devasa adaletsizliği, o sömürü çarkını tamamen görünmez kılıp, bütün faturayı senin o zavallı, hırpalanmış zihnine kesiyorlar. Biz de saf saf inanıyoruz. Gidip  “Takım Lideri” unvanıyla asgari ücrete küfür yediği call-center’dan çıktıktan sonra, akşam evde tütsü yakıp “Evren beni duyuyor” diye kendini avutuyor. Evren seni duyuyor evet, ama muhtemelen o da seninle kafa buluyor!

Bu dahil bütün genellemeler ....

Bu madenlerin çıkarılması teknik uzmanlık ve özel laboratuvar ortamı gerektiren tehlikeli bir süreçtir.

Bu savaşı verirken, yani o yönetim koltuklarına tırmanırken ya da o koltukları korumaya çalışırken, ahlaksızlığı öyle bir sıradanlaştırdık ki, artık yalan söylemek bir karakter bozukluğu değil, sadece kullanışlı bir “iletişim stratejisi” olarak kabul görüyor. Eskiden bu topraklarda insan içine çıkmaya utanılacak, yüz kızartacak, yedi sülaleyi utançtan yerin dibine sokacak ne kadar rezillik varsa; şimdi hepsini muazzam bir mide genişliğiyle ve sınırsız bir hazmetme kapasitesiyle sindiriyoruz. yavrusunu yiyen timsah iştahı bu... İnsanoğlunun o en naif, onu hayvandan ayıran yegane yetisi olan utanç duygusunu, modern çağın o arsızlığı bir timsah gibi tek hamlede, kemiklerini çıtırdatarak yuttu. Artık kimse yakalandığı yalandan, yaptığı hırsızlıktan, döndürdüğü o iğrenç dolaplardan ötürü utanmıyor. Tam aksine, “Nasıl da kopardım ama işi, gemisini yürüten kaptanım” diyerek arsızlığını bir başarı madalyası gibi göğsüne takıp uluorta geziniyor.

Bu sene bahçeyi ekmekten de vazgeçtik. İlk sene epey büyük bir alana neredeyse her şeyi ektik, hepsi büyüyünce yağmur ormanlarına döndü, biz bahçeye giremedik. İkinci sene daha aralıklı ektik bu sefer de yabani ot yolmaktan bıktık. Üçüncü sene biraz küçülttük bu sefer de aşırı sıcaklardan dolayı çoğu sebze yandı. Bu sene sevgili karım “iki kilo domates yemek için yaz boyu çalışıyoruz, alırım marketten” dedi. Organik tohum ve temiz tarım politikamız çöktü. Devletin de tarım politikası çöktü, ki onların tarım politikası zaten çöküş üzerineydi. Yani devletin tarım politikasındaki başarı paradoksu bizim bahçenin kaderinden daha başarılı. Ama biz en azından ekmediğimiz yerlere fidan diktik.

Bulmaca çözerken “resimdeki aktör” sorusuna “bu kim *mk” diyecek kadar ekrandan uzağım. “Ünlü fenomen” haberleri için de aynı şeyi söylüyorum. Ben tanımıyorsam fenomen falan değildir. Fenomenlerin de götüne kaşık sokan İnci Sözlük yazarından farkı kalmadı. Hatta İnci Sözlük yazarları daha eğlenceliydi. 

Bundan 15 yıl önce Taksim’in son güzel zamanlarına yetiştim. Evli olduğum 10 yıl boyunca karım pek eğlenceden haz etmezdi. Ya da eğlence anlayışı benim eğlence anlayışıma uymuyordu. Ben zaten gece gündüz çalıştığım için kaç yaşında olduğumu bile unutmuştum o sıralar. Sonra şirketim batıp aynı süreçte “Bu kadar sıkıntıya giriyorum, boşanma işi de aradan çıksın, vakit kaybı olmasın” diyerek davayı da açtım. Zaten bana da bir sürü alacak davası açılmıştı hepsi aynı süreç içinde tamamlanmış oldu. Tabii ki buraya yazdığım iki satır kadar kolay olmadı. Tam 4 yıl sürdü. Aynı süreç içerisinde kendi başıma çalışırken de para kazanabildiğimi ve kendime zaman ayırabildiğimi anlamış oldum. Haftada en az bir gün taksime gidiyor, Sakman Bar’da şiir gecelerine, Nevizade’de rakıya, Hayal Kahvesi’nde Soul Staff dinlemeye, oradan çıkıp Mono’da sabahlamaya zaman ve para ayırabiliyordum. Ve ne kadar şanslıyım ki 90’lar müzikleri moda olmuştu o sıralar. Beş-altı yıl sonra Taksim’in tadı kaçmaya başlayınca Kadıköy’e dadandık. Yunan meyhanesinde rakı, Karga’da iyi müzikler, Shaft’ta ufak konserler derken oranın da yaş seviyesi giderek düşmeye ya da bizim yaşımız yükselmeye başlayınca artık İstanbul’daki hengamenin içinde yaşamanın anlamı kalmadı. O kadar güzel anılarım var ki kaybettiğim yıllara üzülmek aklıma gelmiyor. 

Bunların bir üst modeli çıktı şimdi, profil resmine derviş edası yerleştirip hikayelerinde her sabah şifalı frekanslar, evrene mesajlar saçan o modern şamanlar güruhu. İletişim çağı sadece cehaleti organize etmedi; inancı ve kutsalları da birer pazarlama aparatına dönüştürdü. Eskiden din, iman, felsefe ya da maneviyat dediğin şey insanın kendi içine döndüğü, kimse görmeden, sessizce ve edeple yaşadığı bir mahremiyetti. Şimdi ise herkes birbirini kutsama yarışında. Sabah uyanıyorsun, elinde kahve bardağıyla “Bugün tüm negatif enerjileri sevgiyle uğurluyoruz” yazıyor biri. Ulan senin daha dün akşam işyerindeki kadının dedikodusunu yaparken çıkardığın negatif enerjiyi bakır kazığı g*tüne soksan atamazsın, neyin sevgisinden bahsediyorsun sen? Negatif enerji dediğin şey, aslında evrenin sana “Burada bir saçmalık var, düzenin bozuldu” deme biçimidir. Onu yok etmek için mistik formüllere değil, mekanik ve somut hamlelere ihtiyacın var.

Bunu daha önce söylemişimdir biliyorum ama tekrar edeyim, adınızla var olmaya çalışın kardeşim, unvanlar geçicidir. Unvanıyla varolanlar o unvanı yitirince geriye bir bok kalmayacağını bildiği için o unvandan ayrılmamak için her türlü rezilliği yaparlar. Yine eskilerin sözüdür “duruşu olmak” kendi sosyal çevresinde, iş hayatında veya siyasi hayatında bir duruşu olur insanın ve bu duruş o kişi için her şeyden daha kıymetlidir. “Şimdi de her devrin adamı olmak” var, rüzgar nereden eserse oraya dönüyor. Sabah aynaya baktığında “acaba bugün hangi davanın adamı olsam?” diye kendine soruyor mudur? 

Cahil olmaya var gücüyle direnen bu topluluğun içinde, gören tek gözüyle kitap okumaya çalışan anneme bakınca bir parça umutlanıyorum ama cahillerin kendini kusursuz gördüğü dev otlaklarda açan tek bir gelincik çiçeği gibi, uzayan yabani otların arasında güneşinden alıkonmaya çalışılıyor. Kendilerini kusursuz, eksiksiz ve yarı tanrı gören aynı cehalet, araya mesafe koyduğunuzda buna gücenip daha da agresifleşebiliyor, ortalığı dedikodu ateşine veriyor, anlamadığı konuşmalara kendi yorumunu katıyor, insanı olmak istemediği bir ortama çekmek için bütün gücüyle manipüle ediyor. Çünkü bu cehaletin en iyi bildiği bir şey var: Yalnız başına kaldığında hiçbir anlam ifade edemeyeceği, bir hiç olduğu gerçeği... İşte bu yüzden, o korkunç hiçlik duygusundan kaçmak için sürekli kalabalık topluluklara dahil olmaya çalışıyor, bir tarafa ait olmazsa var olamayacağını çok iyi biliyor. İçinde bulunduğu o devasa otlağın içinde kendini zavallı, sıradan bir ot parçası olarak görmüyor artık; aksine, kendi renginden, kendi soyundan olmayan her şeyi sorgusuz sualsiz yok edebilecek o büyük, o gaddar topluluğun en güçlü, en ayrıcalıklı bireyi olarak hissediyor. İllüzyon, gün bitip de o pırıltılı kalabalıklar dağıldığında başlıyor. Evine döndüğünde, kapıyı kapatıp kendi sefaletiyle, o çiğ gerçekliğiyle baş başa kaldığında kendini hırpalamamak, o eziklikle yüzleşmemek için hemen otlağın en büyük, en heybetli otuyla gurur duymaya başlıyor. Aynanın karşısına geçip, “Nasıl da büyüttük ama! Bak, ne kadar heybetli duruyor koskoca dünyaya karşı!” diye avutuyor o zavallı ruhunu. Kendisi açtır, kendisi tektir, kendisi sömürülmektedir ama o lider fetişizmi sayesinde kendini dünyanın hakimi sanır.

Cehaleti Yarıştırma Hastalığı ve Madalyalı Ahmaklar

Cehaletin karanlık dehlizlerinden kafamı çıkarıp etrafa bakıyorum da, bu iletişim çağı denen deliliğin içinde küfür etmeye başlamadan daha hayati, daha somut bir konuya dümen kırmak en iyisi.Evimizin otuz yıl önceki halini hatırlıyorum. Şimdiki haliyle kıyasladığımda, son otuz yılda küresel tüketim ekonomisinin kadın odaklı çalışmasının ne kadar başarılı ve kusursuz bir sonuç verdiğini net bir şekilde görüyorum. Ben çocukken evimizde merdaneli çamaşır makinesi vardı. Şimdi bu makineler köylerde yayık yapmak için kullanılıyor; yani büyük bir kısmı çöp olmayarak Anadolu insanının o pratik ve keskin zekası sayesinde güncelliğini koruyor. O zamanlar bulaşık makinesi diye bir şey yoktu. Mikser, elektrikli süpürge, düdüklü tencere, blender, mikrodalga fırın, ankastre ocaklar, derin dondurucular... Sadece mutfakta bile bugün saymakla bitmeyecek ilaveler var ve bunların neredeyse tümü şu anda evlerin olmazsa olmazı. İşte buna rahatlıkla “kadının büyük sanayi devrimi” diyebiliriz. Madalyonun kozmetik boyutuna geldiğimizde ise karşımızda duran şey devasa bir sanayi canavarı. Yakın bir tarihe kadar kadının kozmetik ihtiyacı, basit birkaç makyaj malzemesi ve her yere sürülebilen birkaç marka kremden ibaretti. Şimdi ise küvetin kenarı bile şampuanlar, jeller, kremlerle dolup taşarken; bedenin her bölgesi için ayrı ayrı üretilmiş, bakım için başka, onarmak için başka binbir çeşit ürün mevcut. Reklam sektörünü de olanca hızıyla besleyen bu ürünler güruhunun son otuz yılda dünya ekonomisine olan katkısı inkar edilemez. Hatta modern kapitalist ekonomiler, tam olarak bu suni ihtiyaçları karşılayarak besleniyor ve hayatta kalıyor diyebiliriz. Düşünsenize, piyasada sırf nar ayıklamak için yapılmış bir alet bile var! Soğan doğrayıcı, katı meyve presi, elma dilimleyici, hatta yıkanmış sebzeyi kurutan o tuhaf plastik santrifüj aleti... Ekmek yapma makinesi, hamur yoğurma makinesi, cam silme robotu ve nihayet evin içinde bir evcil hayvan gibi dolanan o akıllı temizlik robotları. Büyük icatlar, hızla kadının hayatını kolaylaştırmak için birbiriyle yarışıyor. Bir yandan da, farkında olmadan erkeğin tek başına yaşamasını kolaylaştırıyor tabii. Otuz yıl önceki kadının durumuna bakıldığında, bugünkü kadınların “şanslı” olduğunu söylemek çok basit, çok sığ kalır. Elbette bu işin yan etkileri de mevcut. Kozmetik sektörü o kadar fantastik bir seviyeye ulaştı ki, neredeyse bir maymunu bile güzel bir insana çevirebilecek güçteyken; aynı ürünler yanlış ve aşırı kullanımla dünya güzeli bir insanı maymuna çevirebiliyor. Takviyeli sütyenler, popoyu iyi gösteren illüzyonist pantolonlar, kalıcı makyajlar, kaynak saçlar, takma kirpikler, yağ aldırmalar, estetik cerrahi, renkli lensler, lazer epilasyonlar... O da yetmezse, en son telefondaki filtrelerle kendini baştan yaratıyorsun. Artık bu dünyada “olduğun gibi görünmek” sıra dışı, marjinal bir tercih gibi algılanıyor. Ayrıca bu estetik sanayiinin bu kadar vahşice gelişmesi kadınlar arasında feci bir haksız rekabet oluşturuyor; doğuştan güzel olan kadınlar eminim bu yapay rekabetten içten içe fena halde şikayetçidir. Fakat hakkını teslim edelim; bu güzelleştirme sektörünün aniden böyle devasa bir patlama yaşamasıyla birlikte, kadınlar için ciddi bir istihdam alanı sağlandı. Böylece yeni bir tüketim yöntemiyle, işsizlik sorunu da –belki de hiç farkında olunmadan– sistem içinde çözülmüş oldu. Artık çevremizde kendini “güzellik uzmanı” diye adlandıran bir sürü genç kızımız, kendi ırkını daha güzel yapmak için o yüksek teknolojili cihazları kullanmayı ve en azından bir kaş dövmesi yapmayı öğrenerek hayata tutunuyor. Sıkı bir iktisatçı gerekli tüm verileri toplayıp hesaplasın; sadece kadının daha güzel görünmek için beslediği, büyüttüğü bu sektörün hacmi, dünya ekonomisinin en az yüzde onuna denk gelir. Ve emin olun, bu paranın silahlara ve savaşlara harcanmasından katbekat daha iyidir.Kadınların hızla direksiyon başına geçmesiyle birlikte yollardaki otomatik vitesli; pembe, yeşil, mor otomobil sayısı da ciddi oranda arttı. Eskiden yanlışlıkla sis lambalarını açıp, sonra polis uyardığında o düğmeyi nereden kapatacağını bulamayan kadın sürücülerden sonra, yeni araçlarda sis lambaları tek açmalı akıllı düğme olarak tasarlanıyor artık. Açıyorsunuz, kontağı kapattığınızda o da kapanıyor ve tekrar çalıştırdığınızda yanmıyor. Erkekler zaten o sis lambalarını hiçbir zaman amacına uygun kullanmadı, onlar için o lambalar birer “süs lambası”ydı. Yeni nesil araçlardaki daha çok hava yastığı ve tonla ilave emniyet tedbiri de, kadınların trafiğe katılmasıyla ortaya çıkan sorunların birer çözümü olarak geliştirildi sanırım. Oysa biz erkekler, yıllarca emniyet kemerini sadece trafikte ceza yememek ya da bira kapağını açmak için konmuş kullanışlı bir aparat olarak bildik! Erkek çoğunluğun araba kullandığı eski dönemlerde şoför tarafındaki güneşlikte ayna bile olmazdı; şimdi bir de üstüne ışık koyuyorlar ki, akan trafikte giderken dikiz aynasından kaş falan rahatça alınabilsin. 

Çalıştığım ajans bilgisayarı yenileyeli birkaç ay olmuştu, sıfır kilometre yerli araç fiyatıyla aynıydı. Tabii benim o bilgisayarı kullandığım zamanda insanlar bu alete uzay gemisi gibi hayranlıkla bakıyordu. Photoshop’ta fırçayı alıp birinin saçını değiştirdiğimde bana da astronotmuşum gibi baktılar. Sıfır araba fiyatına alınan makinede “moruk beni bi kel yapsana bakalım yakışacak mı?” diye abuk sabuk talepler oldu. Şimdi altı yaşındaki çocuk tiktok çekerken yüzüne kedi suratı ekleyebiliyor. Sanırım adı tiktok’tu tam bilmiyorum en çok kullananlar Toktik falan da diyor. Bir de sipariş uygulamaları dahil her şeyi birilerine yürümek için kullanan güruh var, olm siz ne biçim bir yokluk içindesiniz, hiç mi karşılıklı iletişim kuracak özgüveniniz yok, taş ocağında mı yaşıyorsunuz? Kimler büyüttü sizi?

Çocukluğumdan beri büyüklerimin sohbetini ilgiyle dinlerim. Ben 12-13 yaşlarında mahallemizin matbaasında çıraklık yaparken “cep telefonu çıkacakmış, cebinde taşıyacakmışsın” diye bir söylenti ortaya atılınca, birkaç kişi “hee kablosunu da götüne mi takacaksın” diye dalga geçtiler. Beş-altı yıl sonra kablo değil telefon herkesin göt cebine girdi. Daha araç telefonlarını sindiremeyen millet, konuşma ücreti çok pahalı olduğu için baş parmağı -kapat- tuşu üzerinde cep telefonuyla konuşmaya başladı sonra cep telefonu statü simgesi olmaya başladı, daha küçük telefon daha ayrıcalıklı statü olmaya başladı, sonra zırt pırt bozulan dokunmatik telefonlar ve hoş geldin Iphone. O melodi o kadar önemliydi ki ahır kokan 500T içinde çaldığında otobüsün bile kalitesi yükseliyordu. Bazı hatlı minibüslerde yolcular sadece telefonlarını verse minibüsü satın alabilirlerdi. Şimdi trend götümüzdeki cebe sığmayacak büyüklükte telefonları sokak röportajında ağıza sokma denemelerinde kullanılıyor.

Çok değil 5 yıl sonra, herkes daha bireyselleşecek, paranın anlamı azalacak. Varlık anlamını yitirmeye başlıyor. İnsanlar huzurun lüks arabalardan ya da pahalı kıyafetlerden daha kıymetli olduğunu anlamaya başlıyor. Araba alırken önceden ne kadar yaktığına, parçasının ucuz olup olmadığına bakan insanlar artık güvenlik unsurlarına bakmaya başlayacaklar. Ev alırken, mutfak dolaplarına, parkesine değil, herhangi bir afette yıkılır mı diye bakacaklar hatta şehirden kaçmak için yeni yerlerin arayışına girecekler. Artık huzur, pahalı arabalardan ve rezidanslardan ya da çok paradan daha kıymetli olacak. 

Çok karanlık günlere girdik çıktık. Ben kendimi bildim bileli ülke bir geçiş döneminde, neredeyse elli yaşına geldim hala geçemedik. Ve bunların tümüne sebep olanlar her seferinde aynı şeyi söyledi “bana bırakın, ben bu işi biliyorum” Sonra sıçıp batırdıklarında da hep aynı şeyi söylediler. Hayatın en büyük dersi bir siyasetçinin -herhangi- bir sözüne inanmamaktır. Toplum olarak garipliklere alışma kapasitemiz öyle arttı ki, ünlü bir düşünürün dediği gibi “bizi öldürmeyen şey bizi tuhaflaştırıyor” bir yandan da başka bir ünlü düşünürün sözü geliyor aklıma “Her millet layık olduğu şekilde yönetilir ve her millet icraatına tahammül ettiği yönetimin mesuliyetine ortaktır.” Neyse... 

Çünkü insanları yönetmek, onları kendi çıkarlarına itaat ettirmek istiyorsan, ahlak denilen o prangadan ilk önce senin kurtulman gerekir. Sistem sana bunu fısıldıyor. Meydanlara bak, kapı kapı gezip halk için çalıştığını iddia eden o muktedirlere bak...  Bir insanı yönetme arzusu, özünde feci bir kibir ve hastalık barındırır. 

Çünkü Tanrı’yla barışmak dürüstlük ister, kendi içine dönmeyi, o aynadaki zavallı çıplaklığınla yüzleşmeyi ve en nihayetinde haddini bilmeyi gerektirir. Oysa insanoğlunun ilkel, doymak bilmeyen egosu için haddini bilmek zavallı bir intihardır. Bu yüzden o asil barışı reddetti; haddini aşıp, kendi türünü diz çöktürmek, onları yönetmek ve mülkiyetini büyütmek için kullarıyla bitmek bilmez, kanlı bir savaşa tutuştu. Dünyadaki en büyük, en kazançlı ve en kirli endüstri budur işte: İnsanı insanla gütme sanatı.

Darwin inanç düşmanı,

Darwin’in neredeyse yaşamının en verimli tüm bölümünü harcadığı evrim teorisine ve kızı Annie’nin ölümüyle iyiliksever bir Tanrı’ya olan tüm inancını yitirmesine ve bunları yaklaşık 180 yıl sonra bizim bile biliyor olmamıza rağmen, öldüğünde Aziz Petrus tarafından kutsanmış Westminster kilisesine gömülmüş olması Darwin’in anısına saygısızlıktır. Bir süre önce Darwin’in hayatını anlatan film çekilmiş ve adı “Yaratılış” konmuştur, ölmüş adamla dalga geçmişler. Tanrı’nın yokluğunu bizzat ispat etmeye çalışarak, neredeyse bütün ömrünü, tabiatı ve canlıları incelemeye adamış bir adam başka türlü bir töreni hak ediyordu. Nietzche, bütün yürekliliğiyle Tanrı’nın öldüğünü söylemiştir ama öldükten sonra kız kardeşi ve arkadaşları tarafından babasının kilisesinde yakılarak ardından dua edilmiştir. Biz ise kendi düşünürümüz Aziz Nesin’in vasiyetini yerine getirdik ve tam olarak istediği gibi bedeninin ortalıktan kalkmasını sağladık. Bugünde, türbe, anıt gibi yerlerin yaşamı bir simge olmamış insanlar için yapıldığında nasıl amaçlar için kullanıldığını biliyoruz. Binlerce ermiş mezarı var, başına gidip dua ediliyor, dilekler dileniyor, adak adanıyor, hatta buralara turlar düzenleniyor. Aziz Nesin vasiyetinde, öldükten sonra bedeninin bir devlet hastanesinde kadavra olarak kullanılmasını sonrada kalanların törensiz ve duasız bir şekilde, Nesin Vakfı’nın bahçesinde yeri unutulacak şekilde ve işaret konmadan gömülmesini istemiştir. Ölümü belki de tüm felsefecilerden çok daha gerçek bir açıdan görmüş ve ölümden sonrasını kendine göre kesinleştirmiş yegane insanlardandır. Genellikle büyük adamlar böyle şeyler yapmazlar, öldükten sonra küçük bedenleri büyük anıtlara gömülsün isterler, ölümden sonra bile bedenleri küçücük bir mezara sığarken egoları için dev anıtlar gerekir. Büyük insanın anısına saygı duymak ölüm yıldönümünde hatırlayıp, gidip mezarı başında ağlamak değildir, büyük insanın sahip çıkılmak üzere bıraktığı cesedi değil yaptıklarıdır. Gerçekten büyük adamlar, ölmüş bedenlerinin kimseye faydası olmayacağını zaten bilirler, bu sebeple yaşamları hep bir şeyler yapma telaşıyla geçer. Şu Çılgın Türkler kitabının ellialtıncı sayfasına gelene kadar üç kez gözlerim doldu, varın 688 sayfa bitene kadar neler oldu siz düşünün. Atatürk, Anıtkabir yerine Aziz Nesin gibi yerini kimsenin bilmediği bir yere gömülmüş olsaydı, kendisini anmakta zorlanmazdım. Biz Atatürk’ü bir yıl içerisinde defalarca anıyoruz. Ölüm yıldönümü ise sadece bir tanesi, işte büyük insan olmak budur... 

Dijital Kuşatma ve Kırıkkaleli Berber

Din konusuna da Nasrettin hoca tarzı yaklaşıyorum. Ben Müslümanım diyene “bana ne” Sen günahkarsın diyene de “sana ne” der geçerim. Aslında dini inanç, üstünde hiç konuşulmaması gereken bir konu iken, dinlisi dinsizi bu konuyu konuşan herkesin sadece çıkarı için bunu yaptığını düşünüyorum. Çünkü bu konu gerçekten konuşulacak, tartışılacak bir konu değildir. Bir insana neye inandığıyla ilgili muamele yapmak, hatta bir hükümde bulunmak kadar medeniyetten uzak ve aptalca bir mevzu yoktur. Bakın bu tebliğci tayfası ve benzer şeyler yapanlar bile avanta için bunu yapar. Sorunca “Allah rızası için” der ama Allah’ın rızasının da bir tür avanta olduğunu asla söylemez. Abuk sabuk yayınlar yapıp saçma sapan tartışmalara girmeyi marifet sayıyorlar. Dindarlar dindar tarafın cevaplarından alıntı yapıp “kafiri rezil etti” diye seviniyor. Dinsizler “bak ayetleri nasıl açıklayamadı” diye haklı olduğunu ispatlayıp rahatlıyor. O arada hükümet kendi ülkenden çıkmak için kendi devletine ödediğin harç ücretine yüzde bin zam yapıyor. Millette ekran başından oturup 1500 sene önce yazılmış kitabın saçma olup olmadığını konuşuyor. Yani içinde bulunduğumuz durum yeterince saçma değilmiş, her şey makul ve mantıklıymış ama Kuran’da mantıksızlıklar varmış. Bence en büyük mantıksızlık iki üç tane sidiklinin karanlık bir odada oturup bunu konuşmasını günlerce haber konusu yapmak. Arama yaptırıyorum, bir milyon altıyüz onbin sonuç çıkıyor. Bunun bir de ortamlarda konuşulan kısmı var. Konuşacak mevzu mu bulamadınız? Hiç mi kendi hayatınızla ilgili bir derdiniz yok?

Diye gidersek varılacak yer felsefecinin ölmek üzereyken yazdığı satırlara varır. Oysa gerçekten insanlığın yararına yapılan büyük çalışmaların temelinde aşk vardır. Aşk, insana normalin çok üstünde insan sevgisi yükler. Tüm filmlerde aşk vardır, tüm kahramanlar sonunda aşık olur. Tüm direnişler ve savaşlar aşk içindir.

Doğruyu reddetmek için yanlışı savunmak gerekmez. 

Dur hemen bakayım ne demiş?

Dünyadaki varlığımızın hiçbir anlamı yok. Keşke biraz daha yaşasaydı dediğimiz insanlar bile daha fazla yaşamış olsa insanlığa toptan bir faydası olmayacak. Yani özetle bizden bi bok olmaz. Daha çok çalışmanın, daha çok konuşmanın, daha çok şeyi protesto etmenin bir anlamı olmuyor. Yapılabilecek tek şey elimizden almalarını istemediğimiz her şeyi onlar için anlamsız hale getirmek. Bundan sonra lüks olan ne varsa üretmeyi reddedecek işçi kesimi önden buyursun. Zengin kendini mutlu edecek her şeyi, onu üretenlerin elindekini çalarak sahip oluyor. O zaman üretmeyin. Pahalı olan ne varsa, üretimi yapılmazsa çok paranın bir anlamı kalmaz. Mesela hangi salak inanır, birinin seçimi kazanmak için aylarca kapı kapı gezip üstüne dünya kadar para harcadıktan sonra o makamda halk için çalışacağına? O kadar salak değil misiniz? O zaman kimseyi seçmeyin. Savaş yoluyla yağmalanmak istemiyor musunuz? Lan bu silahları insanlar üretiyor, üstelik hiç biri zengin olmuyor. Uranyum madeninden bomba yapılabileceğini maaşlı birileri buluyor yine maaşlı insanlar toplanıp çıkarıyor sonra başka insanlar yirmi yıllık ev kredisini ödemek için fabrikada bu silahları elleriyle üretiyorlar. İşte en büyük riyakarlık budur. Hitler de yalnız değildi, şimdikiler de değil. Toplumun en küçük, vasıfsız kesimi dahil hepsi el birliğiyle ürettiler, fakirin tepesine düşen bombayı da zenginin bindiği yatı da. Zenginin evini fakirden korumak için ördüğü yüksek duvarları da fakirler ördü, sonra başka fakirler de kapısında gece gündüz nöbet tuttu zengine bir şey olmasın diye. Aynı iş gücü neden herkese ev yapmak için herkesi doyurmak için kullanılmıyor? Çünkü hepimiz bir gün zengin olacağına inanan umutsuz fakirleriz. Mutluluğun miktarını o yüzden ne kadar kişiden daha iyi durumda olduğumuzla belirliyoruz. Çünkü insanoğlunu felakete götüren en büyük dürtü; dünyadaki bütün mutluluklara sahip olmayı isteyecek kadar bencil olmasıdır. Son zamanlarda o kadar kimse kimseye acımaz oldu ki, batının ahlaksızlığını bile alsak şimdikinden daha ahlaklı oluyoruz.

Düzenli kitap okuyan biri hiç olamadım. Hayatımın bazı dönemlerinde deli gibi okuyup bazı dönemlerinde kitaplar hiç ilgimi çekmedi. Okuduğum dönemde vasat bulduğum kitaplardan biri olan 1984 kitabının, karakterlerinin hikayesini çok güçlü bulmamakla birlikte mevzuyu da anlamsız abartılmış bulmuştum. 1947’de yazmaya başlamış Orwell. Muhtemelen o zamanın insanları “bu ne saçma mevzu lan!” demiştir diye düşünmüştüm ama öyle düşünmemişler. Üzerine tartışmışlar hatta yazar açıklama yapmak zorunda kalmış. Ben de ilk okuduğumda biraz sıkılmıştım çünkü distopik hikayeler çok ilgimi çekmiyor ama babaannemin “köpeğin hatırı yok sahibinin hatırı var” sözünü hatırlayıp yazarının hatırına okumuştum. Yakın zamanda da bir yerde o kitabın içinden “Sizi önce bir tas çorbaya muhtaç edecekler, sonra bir tas çorba verip oyunuzu isteyecekler.” sözünü görünce bizim siyasetçilerin vaatleriyle örtüşüverdi. Pek fazla tarih bilmem ama bu hikayenin distopya olmaktan çıktığı tek ülke de olabiliriz.

En büyük sorunumuz sonuçlar üzerine kafa yormak. Aslında sebepler üzerine düşünmek gerekirken...

En son “kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” deniyordu ama sistem bize her şeyi satmayı başardı, en son ruhumuzu da paketleyip bize geri sattı. Şimdi cebinde beş kuruşu olmayan, ay sonunu nasıl getireceğini düşünen adama “Kıtlık bilincinden çık, bolluk frekansına uyumlan” diye seminer satıyorlar. Semineri verene bak; arkasında lüks bir otelin havuz başı, altında kiralık lüks bir araba, yüzünde bin kat estetik... Zenginlerin dünyasını var eden kölelerin tüm nimetlerini arkasına almış, sana “Ruhunu temizle” diyor. İyi de senin o ruhunu temizlemek için her ay benden istediğin katılım ücreti, benim iki haftalık pazar masrafım be kardeşim! Ben o frekansa uyumlanırsam, evdeki o akıllı temizlik robotu bile açlıktan kendi kendini süpürür.

Erkekler çok yorgun. Mutlu olmak için; sevişme süresini uzatmaya ve arabanın 100-200 süresini kısaltmaya çalışıyorlar. Arabayı swaplayıp falan hallediliyor ama öteki mevzu sıkıntılı. Parayla halledilemeyen sorunlar büyük sorunlardır. Bir de benim gibi orta yaşlı olduğunu sanan, kimsenin eline bakmadan ve kepaze olmadan yaşlanmak isteyen tayfa var. Bizim yaşlılığımız bizim ebeveynlerimiz gibi olmayacak. Pek çoğumuzun tek çocuğu var ve çocuklarımızı özgür olun diye aşıladık. Yaşlandığımızda bu tembihin bedelini de ödeyeceğiz kuşkusuz.

Eskiden arabalarla ilgili dergiler vardı. Paramız olursa alır bakardık, sonra yıllarca saklardık. Yeni modeller, aynı sınıf araçların karşılaştırması yapılırdı. Çok güzel anlatımlar olurdu. O arabaları alamayacak olsak da o dergilerin bizim için basılmadığını düşünmez, bilmek isterdik. O dergilerden birinde epeyce çalışmış bir arkadaş şimdi videolar çekmeye başladı, haliyle para videolarda. E madem teknoloji bu fırsatı verdi ve insanlara anında ulaşma şansın var, mesela biraz da kendi diksiyonun üzerine de çalışsan? Kamera karşısına geçip arkasında yirmi milyonluk arabayı tanıtırken, neden peşin satan gibi ellerini ovuşturarak konuşur insan? Tamam peşin sattığını biliyoruz ama ayriyeten göstermene gerek yok. Ya da “arkaaaaşlar” diye lafa girmek nedir? Yani bunu yayına koymadan önce izleyip “lan bu nasıl bir el hareketi böyle?” diyen yok mu? Ya da o reklamı veren “bu araba, arkaaaşlar diyeceğin insanlar için değil” demiyor mu? Koskoca video alemi her bokun videosunu çekti ama “arkaaaşlar” hitabının yerine doğru düzgün bir şey koyamadı. 

Eskiden iş görüşmelerinin en saçma sorusu geldi aklıma “kendinizi 10 yıl sonra nerede görüyorsunuz?”

Eskiden mahallede biri haksızlık yaptığında, hırsızlık yaptığında yüzüne bakılmazdı, selamı sabahı kesilirdi; toplumun kendi içinde yazılmamış, kati bir infaz mekanizması vardı. Şimdi ise ahlaksızlıklar ne kadar büyükse, arsızlığın boyutu ne kadar devasaysa, otlaktaki koyunların o arsıza duyduğu hayranlık da o derece artıyor

Eskiler “hızlı koşan atın boku seyrek düşer” derken kastettiği şey neydi? At bokunun seyrek düşmesi, bugünkü iletişim hızı kadar zarar vermiyor aslında.

Fatih Altaylı’yı tam olarak susturdular. Biz halk olarak bir şey yapmadık. Yani kendi aramızda bir tepki oluşturduk tabii ama dışarıya sesimiz çıkmadı. 

Felaketler artık daha geniş alanları etkiliyorken devlet neden hep beceremeyeceği işleri yapmaya çalışıyor? Eskiden de beceremiyorlardı, ileride yine beceremeyecekler ama bugünün önceki yıllardan bir farkı var. Adrese teslim hizmet veren o kadar iyi organizasyonlar var ki, arabaya amortisör alıyorum, iki gün içinde amortisör Adana’dan faturası Ankara’dan elime ulaşıyor. Bırakın abi reklam yapmayı, bir felaket durumunda devletin en kısa organize olması bir ay sürer ama online satış organizasyonlarını planlasanız, onbir ilde deprem olduktan sonra en fazla iki gün içinde organize olup en ücra köylere kadar gıda ve temizlik malzemesi ulaştırırlar. Hem de homojen bir dağıtım zinciriyle herkese eşit ve ihtiyaçları kadar malzeme ulaşır. Peki organizasyon olmayınca ne oldu? Bir tarafta su yok denirken diğer tarafa 5 tır su indi ama ekmek gelmedi. Başka bir yerde ekmekler küflenip çöp olurken diğer tarafa bir kamyon bebek bezi indi ama çadır yoktu. Ben bir haftada altı farklı yerden çok farklı şeyler satın aldım, hepsi iki gün içinde elime ulaştı ve istemesem de adım adım bilgilendirildim. Neden tüm ülkede felaketler olmadan önce bu firmalarla birlikte organize olunmuyor? Milyonlarca kişinin etkileneceği bir felaketin sonrasında ben şahsen bir süre internetten alışveriş yapmadan yaşayabilirim. Hatta bürokrasi falan hiç karışmasın, bu firmalara ihale edilsin, ülkeyi bölgelere ayırıp hepsine organizasyon gücüne göre bölge verilsin, herkes kendi bölgesindeki ihtiyaca göre organize olup gereken hizmeti versin, kimse de “nerde bu devlet” diye haykırmasın. Çünkü devlet hiçbir zaman olması gereken yerde olması gereken zamanda olamadı. Ya olması gereken yerde değildi ya da yanlış zamanda oradaydı.

Felsefecilerin, fizikçilerin, bilim adamlarının en büyük korkusu, üzerinde kafa yordukları bir şeyi bir başkasının kendisinden daha önce açıklama ihtimalidir sanırım. Nietszche kendi hayatına çok hayrı dokunamayan bir sürü fikirle, pek çok insana okuduğunda “evet, aynen böyle” dedirten aforizmalar bırakmıştır. Bana göre günümüz insanının en büyük avuntusu olan aforizmalar çok iyi bildiğimiz şeyleri birisi yazınca, okuyup derhal hak veriyoruz ve sonra alelacele etrafa yağmur halinde yolluyoruz, Facebook, Tweeter duvarlarında paylaşıyoruz.

Ferhan Şensoy: Ben böyle bir şey demedim.

Fiziğe inat, hacminden daha fazlasını alabilen beyinlerimiz var. Buna rağmen bir anda olabilecek şeyler için neden yıllarca düşünmeye gerek vardır ki? Sağlıklı akıl yapısına sahip olmak onu sürekli koruma gerekliliği getirmemeli... Tüm felsefecilerin yazdıklarının kendi zihin kapasitelerinin içerisinde maksimum anlayışa ulaşması, yazdıklarını kendilerinden başkasının tam olarak anlayamayacak olması onlar için hüzünlü bir durum. Ressamlar için de aynı durum söz konusu... En meşhurlarından Mona Lisa tablosuna bakıldığında her insan farklı bir şey görür ama kimse Da Vinci’nin gördüğünü göremez. Ressamların bu durumdan kendilerini aşağılatmadan çıkmalarının kolayı sanatçı olmalarıdır. Çünkü ‘Sanat, sanat içindir” bir tablo çizdiğinde birilerinin bakıp bir şeyler anlaması ressamın umurunda değildir ama yine de bakılması için ressam o eseri ortaya çıkarmıştır ve insanlara göstermiştir. Bir anlamı olması gerekmez. Kimisi Mona Lisa yerine İnci küpeli Kız’ı beğenir, çünkü Mona Lisa şişman ve yaşlıdır ama İnci küpeli kız Mona Lisa’dan daha genç ve ateşli görünür. Sanat sanat için değildir, sanat beğeni içindir, yüz kişinin karşısına bir şey koyuyorsanız en az ellisinin beğenmesini beklersiniz, böyle bir beklentiniz yoksa asarsınız kendi duvarınıza kendiniz bakarsınız. Eserleri ortaya çıkarıp çıkarmamak sanatçının tamamen kendisi için yaptığı anlamına gelmez, beğenilmemesinden korkuyor da olabilir ve bu korku hepsinden önce gelir. Bu durumda rezil olabilme ihtimalini gözardı edebilmek, sanatçının yaptığı sanattan çok daha önce gelir. Da Vinci sadece Mona Lisa’yı mı çizmiştir ya da tek becerisi resim yapmak mıdır? Şiirlerde de aynı şey yaşanır, şair bir şeyler yazar ve bunun tarihe geçmesi, dillerde dolaşması yazarın cesaretine bağlıdır. Filozoflar belki bu konuda çok daha hassas olabilirler çünkü onlar öğüt verici ve eğitmendir ama felsefecilerin rezil olmak çok umurlarında değil, bu sebeple akıllarına geleni kendi süzgeçlerinden geçirmiş olmaları yeterlidir, çünkü insanların hiçbir şeyi onlar kadar çok düşünmediğini biliyorlardır. Fikirlerini anlattıkları eserler, okuyanın anlayışının cılızlığında ne hallere geldiğini bilseler eminim isimlerinin yaşaması için bu kadar göz nuru dökmezlerdi.

Freud sapık,

Geçen hafta Fatih Altaylı’yı tutukladılar, çok canımız sıkıldı. Neyse ki tam olarak susturamadılar. Ondan birkaç hafta önce de Cüneyt, teröristbaşıyla görüşülmesine tepki gösterenlere “daha ne istiyorsunuz!?” diye, bir yerini yırta yırta bağırıyordu. Ne istediğimizi tabii ki onun gibi tiplere söyleyecek değiliz fakat bir yandan da teröristlere ne olması gerektiği de pek muallak bir bilgi değildir. Nevşin konuşurken ağzını şapırdatmayı bırakınca tekrar kanalına abone olmuştum, sonra saatlerce Suriye konuşmaya başlayınca tekrar çıktım. Yılmaz Özdil sabah sabah iki saat İmamoğlu güzellemesi yapınca onu da bıraktım, Sıçışdaroğlunda hala liderlik vasfı yokken aslında haysiyet falan da olmadığını anladık, yani muhalefette bütün kaleler sallanıyor. Elimizde bir tek Özlem Gürses kaldı, o da fazla seksi olduğundan, dikkatim dağılıp ne dediğini tam olarak dinleyemediğim için beni rahatsız eden bir şeye rastlamıyorum. Gündem aşırı derecede anksiyete yaptığından, Kukla dayının kısa videolarıyla falan psikolojimizi ayakta tutmaya çalışıyoruz.

Geçende bir sürü kitap aldık. Bir tanesi Celal Şengör’ün “Senin cehaletin benim yaşamımı etkiliyor” kitabı. Kendi yazdığı bir kitap olduğunu sanarak almıştım ama kendi özgeçmişini anlattığı bir röportaj gibi olmuş. Aslında pek merak ettiğim bir konu değil ama “acaba ben de Celal Hoca’nın yaşamını etkiliyor muyum?” diye merak edip okudum. Ben onun hayatında pek bir etki yaratmıyorum ama onun kariyeri benim yaşamımı olumsuz etkiledi. Keşke 20 yıl önce çıkmış bir kitap olsaydı ve ben çocuğumu büyütürken okusaydım. Eminim ki yine de o seviyelere çıkma şansım olmazdı. Çünkü benim terzilikten emekli bir annem ve şoförlükten emekli bir babam var ve birinci derece akrabalar arasında üniversite mezunu kimse yok. Benim akrabalık bağlarım da belki bu yüzden çok kuvvetli değildir. Denk geldikçe herkesle görüşürüm ama kimseyle bir yakınlığım yoktur. Celal hocanın şoförünün bile seviyesinde değilken, 24 yaşında evlenip 26 yaşında çocuk sahibi olmuş biri olarak, kendi çocuğumla benim eğitim hayatımdaki eğilimde en büyük farklılık şu oldu. Benim ailem bana sürekli “oku evladım, biz ne gerekirse yapacağız” derken, kimse bana ne okumam, ne olmam, ne olabileceğim hakkında bir telkinde bulunmadı. Ben de liseyi bitirdiğimde toplam 15 yıldır eğitim hayatında olduğumu hesaplayıp yeterli olduğuna karar verdim. Birkaç yıl sonra çok iyi bir ÖSS puanı almama rağmen ÖYS sınavına girmeyip hıyar gibi Açık Öğretim Fakültesi’ne kaydoldum. Çünkü henüz 21 yaşındaydım ve ailemin yanından ayrılmış, ilk karımla yaşıyordum. Birkaç yıl sonra da evlendik. O sırada evlenme planı yerine üniversiteye gitseydim muhtemelen o kişiyle evlenmeyecektim, sonraki kayıp dokuz yıl olmayacaktı ve üstüne üniversite diplomam olacaktı. Son yirmi yıldır hayata çok temkinli yaklaşmama neden olan en önemli yaşanmışlık budur. Celal Hocam hemen hemen bütün söylediklerini can kulağıyla dinlediğim nadir insanlardan. Tabii ki önerdiği pek çok şey için çok geç ama yine de konuştuklarını anladığım bu kadar yüksek seviye bir insanın olması benim için çok önemli.  Belki de benim gibi birinin anlayabileceği seviyede anlatmasının nedeni kendi mütevaziliğidir. Buradaki en önemli nokta ise fikirlerinin tamamına katılmıyor olmam. Buna rağmen insanların büyük kesimindeki aidiyet hissini yaşamayı uzun zaman önce bıraktığım için her söyleşisini dinliyorum. Belki de iletişim çağının getirdiği en kral seçenek budur. Canım isteğinde açıp herhangi birinin herhangi bir konudaki fikirlerini dinleyebiliyorum, kendimce yorumlayıp kendi fikrimi oluşturuyorum. O kişiyi sevmek zorunda değilim, kişisel yaşamını onaylamak zorunda değilim, onun da benim kendisine ulaşmamı engelleme şansı yok. Benim iletişim çağından başka bir beklentim yok. Dün Fatih Altaylı’nın konuğu olan Oğul Türkkan’ı kısa videolarda görmüştüm ve merak ediyordum. Sağ olsun konuk etti ve pek çok şey öğrendim. Üstelik bunları yolda ya da iş yaparken de dinleyebiliyorum. Diğer taraftan babasının dükkanına çok gittiğim Bostancı Sanayinin meşhur elektrikçisi Ferhat Usta’nın oğlu Atahan’ın da bir kanalı var. 2000’li yıllarda Bağdat Caddesi’nde ve İstanbul’un şimdiye göre çok daha rahat akan trafiğinde benim gibi saçma sapan araba kullanan hatta şu an aklıma geldikçe kafamın uyuştuğu hareketler yaptığım, belki bazılarıyla yollarda yarıştığım kişilerle videolar çekiyor, sohbetler edip o zamanları konuşuyor. Ben burada kiminle yad edebilirim o günleri? Annemin “yine abuk sabuk bi araba almışsın, kulaklarımı çınlatıyorsun” dediği zamanlarda, forumlarda, msn gruplarında mesajlar matrix ekranı gibi akarken bütün pahalı spor arabaları geçen Pembe M3 efsanesi, Subarucu’larla Bmw’cilerin atışmaları, S virajında mangal yakıp, drift yaparken kaldırıma uçanları izlemek gibi pek çok aktivitenin içinde oldum. Tabii ki neredeyse bütün arkadaşlarım bekarken benim evli hatta çocuklu olmam bazı kesintilere yol açıyordu, o zamana göre pahalı bir arabaya biniyordum ve nispeten özel yapım bir araç olduğu için ne modifiye edebiliyordum ne de çok riskli hareketler yapabiliyordum ama yine de gözümü kararttığım zamanlar oldu. Benim bu videolardan en memnun olduğum kısmı, gönlümüzün sultanı İsmail Çam’ın kim olduğunu herkese öğretmiş oldular. O da bunun gazıyla bir işlere girişti ama umarım başarılı olur.   

Gelen yorumlar arasında takdir, küfür, hakaret, etiketlenmiş resmi kurumlar ve “bana ne *mk” tarzında sıradan cevaplar vardı. Binlerce retweet, facebook ve instagram’a taşan ekran görselleri ile bir saatte milyonlarca kişiye ulaştı.

Gelgelelim bilgiye anında erişme arzusuyla, hiç tanımadığın birinin anasına avradına sövebilme özgürlüğü yarıştı ve bilgiye çokta aç olmayan çoğunluk özgürlüğü seçti. Neticede iletişim teknolojisi bunun için icat olunmamıştı. Dolayısıyla merdaneli çamaşır makinelerini yayık makinesine çevirmek kadar verimli kullanılamadı. Bugün, benim gibi hem bugüne göre ilkel iletişim dönemini hem de bugünkü iletişim araçlarını aktif olarak kullanan nesil, arada bir durup olan bitene hayretle bakarken, bir yandan da efendi gibi nimetlerini kullanmaya devam ediyor. Her ihtiyaç için bir yere gitmek ve genellikle sıra beklemek zorunda kaldığımız dönemdi, ekmek almak ya da fatura ödemek gibi şimdi basit olan işler için bile... Hatta ben 8-9 yaşlarındayken şehir dışı arama yapmak için önce santrali arayıp, numara yazdırıp sonra telefonun başında bazen saatlerce santralin numarayı bağlamasını beklemek zorunda olunan dönemdi. Büyük dayım gemide çalışırken Amerika’da gemiden kaçmış ve biz uzun süre haber alamamıştık. Üç ya da dört yıl sonra telefonla arayıp Amerika’da olduğunu haber vermişti. Şimdi bizim köyden Sezgin’in açtığı canlı yayınla, hangi saat nerede ne yaptığını bilme lüksüne sahibim ve Sezgin’in bu lüzumsuz bilgiyi neden bana verdiğini bilmiyorum. Yaşım gereği lüzumsuz bilgiye de kapalı olduğum için bu tür uyaranlar çok canımı sıkıyor. Almanya’dan gelen kuzenini almaya gittiği için, Sabiha Gökçen Havaalanı’nda bulunduğu bilgisini yer bildiriminden aldıktan sonra, aynı Sezgin benim telefonumda (acil durum kişisi) olarak kayıtlı olduğundan, gecenin kör vakti, evin 1 km aşağısındaki otoban köprüsünde bırakılan Afgan kaçaklar, beni burada yazı yazarken yakalayıp ırzıma geçmeye çalışırsa, Sezgin’in bana yetişemeyeceğini bilerek kapımı bacamı kilitliyorum.

Gemini.

Genel olarak belli bir bilinç eşiğini geçtiğimizde Tanrı’yla sohbet etmeye başlarız. Kimisi buna aydınlanma der, kimisi kafayı sıyırmak... Tanrı, siz onunla sohbet etmeyi hak ettiğinizde sizinle konuşur. Kimisi bunu kendine özel bir durum sanıp peygamberliğini ilan eder, kimisi de bu özgür bilincin tadını çıkarır ve kimseye söylemez. Bence akıllıca olan ikincisidir. Asıl işleyiş, bizim belirlediğimiz kuralları umursamaz. Ne ahlaki, ne geleneksel, ne yasal kurallar işleyişin umurunda değildir. O kendi kaosundaki düzende akar gider. Yani bazen bir şeyi anlamıyor olmamız anlamsız olduğu anlamına gelmez. Olması gerekmiştir ve olmuştur. Nasıl ve neden olduğunun da önemi yoktur. Sadece insan eliyle yaşanan kayıplar kötülüktür ve en adaletli olduğu söylenen hiçbir güç belalarını vermediği için inancımız azaldı ve sonunda yok oldu. 

Gerçek sevişmeler de ibadetti bir nevi. Tutkuyu ve aşkı yaratan Tanrı’ya şükretmekti.

Hamakta sallanan nevrotik koala: Bu hamak sabit olduğuna göre dünya sürekli sallanıp duruyor. 

Her Pazar, Şule’den Tımarhanede Bu Hafta bekliyordum onu da izlemiyorum artık. Her izlediğimde “bu kızın başına bir şey gelecek...” diye korkuyorum. Barışlarla Timur’u da o yüzden takip etmiyorum. Takdir edilmek veya alkışlanmak gibi bir ihtiyaçları olduğunu da sanmıyorum. Kimsenin kimseye inanmadığı, her kelimenin şaibeli olduğu şu tuhaf dönemde, onların ağzından çıkanları teyit etme gereği bile duymuyorum. O kadar çıplak ve o kadar yalnızlar. 

Her şeye rağmen Sezen Aksu’yla yaşlanacak kadar şanslıyız.

Her tarafta “yaşamın mucizesi”, “insan bedeninin mucizesi” falan konuşuluyor, insanlar bu mucizenin bir parçası oldukları için gururlular ama kimse kendine sormuyor bu mucizevi bedeni ben ne için kullanıyorum? Yani sana verilen bu mucizeyle ne yapıyorsun? Tiktok? Serpme kahvaltı fotoğrafı? Ağzı yere sürte sürte gezen arabalar? Koskoca trafik denetleme sistemi millete kask taktırmayı başaramadı. Pankreasının hakkını veremeyen insanlara beyninin kıymetini anlatmak için verilen çaba “devlete para lazım” diye yorumlanarak heba edildi. Çoğu kendi karaciğerinin verdiği emeğe bile değmeyecek hayatlar yaşarken başkalarının hayatına saygı duymalarını bekliyoruz.

Herkes gibi ben de George Orwell okuduktan sonra olan biteni ya da gidişatı 1984 romanına benzetsem de bizimkisi daha çok Amerikan yemek kültürü gibi, içinde hem şeker, hem tuz, hem et, hem abuk sabuk bir sürü baharat bulunan bir kültür çorbasına benzettim. Öğlenleri salçalı makarnamı yerken, Amerika’da çekilen yemek programlarını izliyorum ve her seferinde “ulan eti mundar ettiler gene” diyorum. Çünkü bizde ki durum, haftalık değişen tutarsızlıklar içerisinde hükümet severlerin beyninin sulandığı benim gibilerin ise hiçbir şeye şaşırmadığı bir boyuta geldi. Neye düşman olup neyin taraftarı olduğu günlük olarak değişen hükümet sever tayfanın yanında her şeye karşı olmak en mantıklısı gibi duruyor. 

Herkes kendi selamını versin kardeşim sen bana niye Allah’ın selamını veriyorsun? Belki benim Allah’la aram bozuk? Seni zaten tanımıyorum Allah niye bana senin vasıtanla ulaşmaya çalışsın? Kendisi gerekli olduğunda bana defalarca ulaştı zaten.

Heykelciliğin ressamlıktan önceye rastlaması yağlıboya ve tuvalin icadının gecikmesidir.

Hızlı Koşan Atın Boku ve Dijital Melekler

Hisar konserlerinin de içine ettiler. Normal sıradan halkın bile rahatça gittiği ve yaz boyu süren konserler olurdu. İnsanlar hem boğaz havası alır hem de nefis konserler dinlerdi, Hisarın ortasına mescit gibi bir şey yaptılar. O kadar eğreti duruyor ki herhangi biri götüne Uganda bayrağı takıp sokakta gezse o kadar absürt durmaz. Ama ne yapacaksın ki milli iradeye karşı gelmek ağır suç. Bugün artık öyle konser falan da olmuyor olsa da benlik bir şey yok. Kimseyi dinlemek için saatlerce ayakta dikilemem. Bizim belediye de her Chp belediyesi gibi sosyal ve kültürel etkinlikleri ardı ardına sıralıyor. Bu arada etrafı bok götürüyor o ayrı. Yapılan asfaltlar altı ay bile dayanmıyor ama sanayilerin içi dahil her yere tümsek yaptılar. Hoplaya zıplaya seçime gidiyoruz. Bunu icraat olarak nasıl anlatacaklar bilmiyorum. Belediyelerin belediye işlerinden sıkılıp sürekli farklı faaliyetleri kovalaması da tuhafıma gidiyor. Belediyenin görevi olan sorunların tamamını çözdün mü ki eğlenceli işler kovalıyorsun? Ya da senin canın eğlenmek istiyorsa başka bir meslek seçseydin. Halkın böyle bir beklentisi mi var? Verin o zaman istatistikleri biz de bakalım. Mesela işi gücü bırakıp diktiğiniz yüzlerce tümsekten sonra kaza oranlarında nasıl bir fark yakaladınız? Kültürel etkinlikler mi yoksa sokaklardaki çöpler mi halkın daha fazla teveccühünü görüyor? Geçen yaz fosseptik taştı, vidanjör istedim “tasarruf tedbirleri nedeniyle köylere vidanjör gönderemiyoruz” diye cevap verdiler. Masrafını öderim özel vidanjör bulunmuyor zor durumdayız dedim, “Özel idareden isteyin” dediler. Vidanjörde çalışanlara bin lira ateşledim gelip çektiler. Vidanjörden tasarruf edip şehrin tek bulvarındaki bitkileri söküp yeniden çiçek diktiler, bir ay geçmeden hepsi kurudu. Peşinden asfalttan yapılma tümsekleri kazıyıp yerine yine asfalttan tümsek yaptılar. Şimdi de yaşlıların oturup soluklandığı tek parkın ortasına atlı karınca yaptırıyorlar. Yani düşünün ki siyasete girişteki vizyon ve zeka seviyesi nerelere düşmüş. Bir belediye sınırları içerisinde çeşme suyu içilmiyorsa o belediyenin bunu düzeltmek dışında harcadığı her kuruş haramdır.

İletişim Çağı Manyaklığı, insanlık tarihinin en kadim erdemlerinden birini sessizce katletti: Utanma duygusunu. Eskiden cehalet, gizlenmesi, örtülmesi ve hiyerarşide arkalara saklanması gereken bir eksiklikti. Bilmeyen, bilenin yanında haddini bilir; akıl dışı bir işe kalkışan, ayıplanma korkusuyla kabuğuna çekilirdi. Bugün ise tam tersi bir cinnet çağındayız. Artık karşımızda utanan değil, cehaletini yarıştıran, ahmaklığı bir marifetmiş gibi sahneye koyan tehlikeli bir kitle var. Sosyal medya arenaları, bu yeni nesil cehalet olimpiyatlarının stadyumuna dönüştü. Biz “insanlara göstererek bir şey yenmez” diye sıkı sıkı tembihlenen çocuklardık, şimdi masanın fotoğrafı çekilmeden yemeğe başlanamıyor. Bir sunum kıroluğudur gidiyor bir yandan, bu da üstüne tüy dikmek oldu. Bizi “nimetle oyun olmaz” diye kafamıza vurarak büyüttüler, şimdi eti tokatlayan adamla baklavaya eziyet eden cüce fenomen oldu. 

İletişim çağı sadece tüketen bir manyaklığa dönüştü...

İletişim çağının insanlar arasındaki iletişimi nasıl bitirdiğinin farkında değiliz. Geçen iki tane salak, video çekip internette birbirlerine dayılanırken buluşuvermişler, biri öbürünün kaşını falan patlatmış. Kırk kişi, kırk ayrı açıdan video çekmiş. O salakları herkes internetten izlemişken Anadolu’da fuhuş ve cinayet işleri hala tv programlarının elinde nasıl oluyor bilmiyorum. Halbuki onlarda da var akıllı telefon falan. Sabah sabah dört saat saçma sapan bir program canlı yayınlanıyor, küfür, bela gırla gidiyor. Yetmiyor birkaç tane lüzumsuz işleri iş edinen fırsatçı da oturup kendi başına video çekip programdaki konuyla ilgili kendi fikirlerini söylüyor, daha fenası bu kişiler rahatça, “bence falanca yaptı” deyip çat diye suçluyu buluyor. Hani Ferhan Şensoy’un Pardon filmi vardı, oradaki polislerden daha fenalar. Onlar en azından bir itiraf falan alıyordu. Akşam dizi seyredeyim diyorsun ağlayan kadınlarla bağıran adamların olduğu kavga dövüş, ihanet, silahlar, raconlar havada uçuşuyor ama kimse sigara içmiyor mesela, içkiler de zaten gösterilmiyor. Bir de hepsi zengin. İnsanlar akşamları oturup zenginlerin dertlerini izleyip üzülsünler mi isteniyor? Kendi fakirliklerine şükretsinler mi isteniyor bilmiyorum. Dün akşam bir dizide zengin kız, bir başka zenginin evine bir şey getiriyor, taksiyle geldiği için eziliyor, ev sahibi şoförünü çağırıyor hemen, kız daha çok eziliyor. Yazık lan! Hani devlet bakanı olması bizi hayrete düşüren biri demişti ya “fakirin kaybedecek neyi var ki zaten, ekonomi batarsa biz mağdur oluruz” Valla eğer ekonomi düzelmeyip adam para kaybetse evi, arabayı satıp yardım edecektim mecbur, insanlık öldü mü? İşte teknolojinin bizi maruz bıraktığı bu -her şeyden haberimiz olma durumu- beni delirtti. Şimdi bunu görmeyeyim diye haber izlemiyorsun, işgüzarlar o kısmı alıp video olarak her yere koyuyorlar. İki tane kedi videosuyla, kıçına kriko sapı giren adamın videosunu izleyip güleceksin, araya yine güncel saçmalıkları sokup beni ve Fatih Altaylı’yı delirtiyorlar. Selçuk Tepeli’nin delirmesine de çeyrek var. 

İlişkilerde rol belirlemek günümüzde çok daha belirgin şekilde ayrışmış durumda. Eskiden evli ya da sevgili olarak, ilişkilerin rolleri benzer ilerlerdi. Şimdi bütün sermayesi güzelliği olan hatunlar, tüm yatırımını fiziksel bakımına yaparak karşılığında zengin veletlerin storylerine eşya oluyorlar. Zaten o tipler de kendi başına toplumda bir şey ifade edemediğini bildiği için ya arabasıyla ya manitasıyla poz vermeyi tercih ediyorlar. Sonra da evlenip, pahalı ciplerin içinden tavsiye videoları çekiyorlar.  

İnsan kendini ne zaman dönüştürebilir? Diye sorunca “zamanı geldiğinde” denilebilir. Sorun ise zamanı geldiğini nereden bileceğiz? Ya da dönüşmek özünü değiştirmek midir? Asıl onu nereden bileceğiz? İnsanın kendini değiştirmesini gerektiren bir durum yoktur. Herkes neyse odur. Ben genel olarak hem kendime hem içinde bulunduğum ortama karşı dürüst olmayı seçtim. 

İnsan yaşlandığında malı mülkü olmasa bile en azından iyi bir hikayesi olmalı...

İnsanı en kolay diğer insanlar değiştirir. İnsanı değiştiren dini inancı ya da içinde büyüdüğü toplum değil. Piknik yaptığı yerde başkasının çöpünü görüp, “lan zaten herkes atmış, bende bırakayım” diyenle, “kendi çöpümü atarken ötekileri de atayım” diyen var. Bir de “ben kendi çöpümü atarım, kalanı beni ilgilendirmez” diyen var. Bu üç farklı insanın toplum içindeki orantısı tüm toplumu değiştirir. Toplumu değiştirmekle kalmaz, hükümetleri de değiştirir. O nedenle bu ülkede kitleleri temsil eden siyasetçiler dünyanın başka ülkelerinde insanlarla birebir iletişim kuracakları basit bir işte bile çalışamazlar. 

İnsanları düzeltemeyecekleri şeyler için uyarmayın. Biz zaten kimseye güvenmiyoruz. Sevilmesine izin veren kedi kadar insanlara güvensek yeter aslında ama güvenecek bir tarafları yok. 

İnsanları kabaca tanımak için çok fazla kriter yoktur. İnsanlar da el aletleri gibidir. Nasıl ki tornavidayla ne yapacağını biliyorsan birini tanıyınca onunla ne yapacağını da aşağı yukarı bilirsin. Nasıl ki tornavida herhangi bir iş için muhakkak olması gereken bir aletken, mesela boru anahtarı daha spesifik durumlar içindir. Boru anahtarı su tesisatçıları için olması gereken bir alettir ama tornavida bütün ustalarda bulunur. İnsanın kendi çevresini de böyle kurması lazım. Etrafında beş tane aynı işe yarayan insan bulundurmanın manası yoktur. İyi bir çevre, eksiksiz bir takım çantası gibidir. Yakınında kavgaya gidecek adam da olur, caz konserine gidecek adam da. Eğer benim gibi kalabalık çevre pek sevmiyorsan ya da “herkes kendi işini görsün kardeşim” diye düşünüyorsan, kendini de böyle yetiştirmen lazım, Her işten kendi işini görecek kadar anlayacaksın ama bunu da herkes bilmeyecek yoksa angaryadan başını alamazsın. Bu noktada şu internetin faydasını en çok görenlerdenim. Mesela aylar önce Sezgin’in sökülü olarak getirdiği dolapları dün garaja kurdum, Bugün de bizim banyodan kalan seramikleri yan tarafın mutfağına kendim döşemeyi deneyeceğim. Önceki gün videolardan bakıp hidroforun ayarını yaptım. Yine de arada birilerine sorma ihtiyacı oluyor, o zamanda birini bulup soruyorum. Daha da olmazsa “ben bunu beceremedim, gel yap” diyorum. Sonraki gün de kapı takmayı deneyeceğim. Aslında motor indirmek dahil tüm bunların bendeki toplam geçmişi sekiz-dokuz yıl. Öncesinde hiç bu tür deneyimlerim olmadı. Edindiğim tek deneyim, ustaların da aslında pek iyi yapamadığı gerçeği. “En fazla bunun yaptığından biraz daha kötü olur” diyorum ve girişiyorum. Her türlü hırdavatın satıldığı yerleri de çok seviyorum, hiç elim boş çıktığım olmadı. Bazıları gerçekten işe yarayacak şeylerken bir kısmı da sadece varlığından hoşnut olduğum şeyler. 

İnsanlık bir sürü sorunla uğraşırken akıllı telefonlar, akıllı arabalar aldı yürüdü. Sorunlarımızı elektrikli otonom arabalarla mı çözeceğiz? Geçende telefonun sesli komut sistemini kullanmayı denedim, en son marangoz Atilla’yı “ebem” diye kaydettim. Yani telefonla bire bir diyalog kurarken küfür etmemek gerekiyor. Son 200 yılda dünyadan gelip geçen ve halen duran bilim insanları saçma sapan şeylerle uğraşmak yerine toplanıp bir zaman makinesi yapsalardı bütün sorunlarımız çözülecekti. Bazı tarihlere geri gidip bazı kişilerin bazı şeyleri yapmasına engel olmak insanlığı en az 500 yıl ileriye götürürdü.

İnsanoğlu Tanrıyla Barışmak Yerine Kullarıyla Savaşmayı Seçti.

İstanbul’da yaşadığım zamanlar sahaflarda vakit geçirmeyi çok severdim. Bir gün elime “Freud doktrini” adlı bir kitap geçti. Çok eskiydi, kapak kartonunun tutkalı sayfaları bırakmak üzereydi ve harika kokuyordu. Onu da aldım tabii ki, halen de duruyor kitaplığımda. Küçük ebatlı, ince bir kitap olması tuhafıma gitti, “Ulan koskoca Freud bu kadarcık mı doktrin yazmış” dedim ama okumaya çalışınca, -çalışınca- dedim çünkü 500 sayfalık kitapları iki-üç günde okuyan ben, bu kitabı bir türlü bitiremedim. Cümleleri anlamaya çalışırken tekrar tekrar okumak zorunda kaldım. Zaten kendisinin yazdığı bir kitap olmadığını anlayınca biraz tadım kaçmıştı ama yine babaannemin lafını dikkate alıp okumaya direndim. Sonuç olarak pek bi bok anlamadım. Zaten Nietzche ağladığında da ağlayamamıştım. Nietzche’nin kitaplarını aldım, iki lokma bir şey öğrenirim, daha empati sahibi biri olurum diye ama parantezin içinde tırnak, tırnak içinde parantez açılmış metinleri okumaya çalışınca benim empati çabası “bu ne lan!” diyerek son buldu. Bir süre sonra, daha geriden başlamam lazım belki diye düşünerek Spinoza aldım o da olmadı. Yine bir sahaf gezmemde hayatımda gördüğüm en abuk sabuk isimli kitabı buldum. “Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer” yine küçük ebatlı az sayfalı bir kitap olmasından kıllandım ama yine de aldım. Bir solukta okudum bitirdim, heyecan içinde okuduklarımı unutmayı bekleyip bir daha okudum. Okuması çok keyifli ve anlaşılır bu felsefe kitabını, bu şekilde yazabilmek elbette ki çok uğraş gerektirmiştir. Tamam anladık her kitap herkes için yazılmıyordur da sen kendi fikirlerini güzelce tasnif etsen de sonra kitap haline getirsen olmaz mı? Yani sen öyle ortalık yere kovayla fikirlerini döktüğünde çok az hatta belki de kimse anlamıyor. Bakma öyle milletin iki satırını alıntı yapmalarına, kalan külliyatı kimse anlamıyor. Ya da her okuyan anlıyor bir tek ben anlamıyorum. Yeni çağda öyle dertler yok, açıyorsun kendi kanalını orada anlatıyorsun. Sayfalarca yazayım, imla, dilbilgisi kuralları, editör kontrolü, sansür, yayıncı bul, bütçe bul, dağıtım doğru düzgün yapılacak mı falan dert değil artık. Sansür yok bir şey yok. Bildiğin bilmediğin her konuda konuşabiliyorsun. Üstelik tepki gelirse kaldırıveriyorsun yayından kurtuluyorsun. Daha otuz yaşına gelmemiş tiplerin anlattığı mevzulara rastlıyorum bazen. İlişkiler üzerine falan konuşuyorlar. Daha çavuşu tokatlamayı bırakalı iki sene olmamış tipler ideal ilişkiden falan bahsediyor. Para kazanma işi hiç bu kadar saçma sapan bir hal almamıştı. 

İşgüzar doktrinlerin en okunulası satırları, felsefecinin yazmak üzereyken öldüğü bölümdür.

İşi bilenler “diplomasi, büyük bir taş buluncaya kadar cici köpek deme sanatıdır” derken biz sağa sola dayılanıp devamlı dayak yiyoruz. Ayağına çorap alırken gösterdiği seçiciliği sandıkta göstermeyen vatandaş da sel baskını sonrası isyan ediyor. Ama genel olarak millet birbirini s*kmeye hazır olduğu için, döviz hareketleri, bizde anında pahalılık olarak yansır. Mesela Amerika’nın Türkiye’yi yıkmak için dolara zam yaptığına emin olan var. Aynı kişi akşam haberlerinde Cumhurbaşkanı’nın Amerika başkanıyla samimi pozlarını görüyor, ”ne kadar karizmatik liderimiz var” diye düşünüyor. Sonra Tweeter’a girip Amerika’ya sövüyor. Nerede olduğunu bilmediği kıtaya söven cehalet bütün ülkeyi bir dine mensup sayarak “burası Müslüman ülke” diye bağırıyor. Osmanlı şeysi olduğunu savunuyor. Aga ne olduğunuza karar verin. Çünkü din, fiilen karşılığı olması gereken bir şeydir. Yani ben Müslümanım diyorsanız, Müslüman gibi yaşayacaksınız, topu topu 5 tane şartı var daha onu yapmıyorsun, sonra “burası Müslüman ülke.”

İşte “İletişim Çağı Manyaklığı”nın son cümlesi:

İşte bu çağın en acı sosyolojik çıktısı, bizi iki farklı kuşağın arasında sıkışmış birer günah keçisine dönüştürmesi oldu. Bizden önceki nesil, yani o eski analog muktedirler, bu yeni iletişim çağının getirdiği dijital imkanları medenileşmek için değil; kendi koltuklarını, siyasi kariyerlerini ve güçlerini korumak için tepemizde sallanan birer yasal kırbaç, birer sopa olarak kullanıyorlar. Özgürlük getireceği vaat edilen internet, onların elinde devasa bir gözetleme ve sansür mekanizmasına evrildi. Trajedi bununla da bitmiyor. Bizden sonraki, yani dijital dünyanın mekan sahipleri olan apolitik nesil ise, ülkenin üzerine çöken bu karanlığı, bu sömürü çarklarını yine bizim halletmemizi, canavarın karşısına yine bizim çıkmamızı bekliyor. Klavye başında tweet atarak dünyayı kurtardığını sanan bu hazırcevap kuşak, sokakta, adliyede, meydanda bedel ödeme sırası kendilerine geldiğinde kafasını akıllı telefon ekranlarına gömüp görünmez olmayı seçiyor. Ben, biber gazının ne kadar pis bir şey olduğunu, dibinde patlayan ses bombasının insanı dakikalarca nasıl sağır ettiğini hala unutmamışken; onlar her şeyi bizim düzeltmemizi, onlara pürüzsüz, tasasız bir dünya teslim etmemizi bekleyen birer seyirci sadece. Bu iki yönlü baskının ortasında, cehalet, açgözlülük ve yobazlık ülkede giderek kontrol edilemeyen, her şeyi yutan bir karadeliğe dönüştü. Ve bu canavar, ilk olarak bizim ruhumuzu, yani kültürümüzü yedi. Kültürel olarak iflas ettiğimiz gerçeği, artık saklanamayacak kadar belirgin bir cerahat gibi ortada duruyor. Daha dün, üç beş bira parasına Harbiye’de Herbie Hancock’ı izleyen, 90 liraya Bon Jovi konserinde avazı çıktığı kadar bağıran o entelektüel ve dinamik memleketten geriye ne kaldı? Bugün koskoca Metallica, 12 yıl sonra tekrar İstanbul’a gelmek istiyor ama buradaki fahiş kiralama bedelleriyle, akıl dışı gümrük vergileriyle adamları kapıdan kovuyorlar.  Ama Atina, akılcı ve medeni bir duruşla kapılarını açıp 90 bin kişilik katılımla rekor kırıp, stadyumda “Zorba” çaldırırken; bizim ufkumuz, vizyonumuz ve bütçemiz internetteki dikey sokak kavgası videolarına, birbirini çiğneyen linç kültürüne sıkışıp kalıyor. Bizim kuşağın dişiyle tırnağıyla kurduğu o entelektüel birikim, bugünün ekonomik ve zihni becereksizliği yüzünden, sadece bir konser izlemek için sınır kapılarında birer mülteciye dönüştürdü çocukları. Aç gözlülük ve beceriksizlik sadece hakikati değil, bu ülkenin neşesini, müziğini ve geleceğini de çoktan yuttu; biz ise bu çoraklaşan kültür bozkırında, elimizde eski teyp kasetleriyle kalakaldık. 

İşte bu iletişim çağı manyaklığında efsane, efsane üstüne biner ve hiçbir süzgeçten geçmeden yürür gider. Bizim topraklarımızda kulaktan kulağa yayılan define hikayeleri, bu tür uydurmaların sürekli gelişerek güncelliğini koruyan en zengin, en organize örnekleridir. Ben de bir dönem, sırf macera olsun diye bu tür define organizasyonlarına katılmıştım. İnanın, define efsaneleri başlı başına kırk ciltlik ansiklopedi doldurabilir. Hatta işin en eğlenceli kısmı, o kulaktan kulağa gezen hikayelerin içerisinde, bizzat benim uydurduğum ve bugün hala kahvehanelerde, dağ başlarında “gerçekmiş” gibi büyük bir ciddiyetle anlatılanları var. Kaynak “götüm” Aslında yaşamı koca bir paradoks haline getirmekteki muazzam başarımız, bunca insanın kafa yorup o paradoksları çözme çabasını doğuruyor. Düşünüyorum da, tarihteki o büyük buluşlar yapılmasaydı da insan nesli son bulmayacaktı. Sırf varlığına inanılan bir şeyi reel olarak ispatlama çabası, hayatını yüzyıllarca anılmak üzere feda etmenin ne kadar gereksiz olduğunu ispatlar sadece. Şöyle bir baksanıza tarihe:“Einstein uranyum çekirdeğini parçalamayı başardı, Amerikalılar 250 bin Japon’u öldürdü.”Alın size bir tane daha: “Moleküler biyolojinin ataları; insanın spesifik özelliklerini araştırmak üzere dünyaya toplanmış bir grup Marslı bilim insanıdır.”Bazı soruların cevapları yoktur ve işin aslı, o soruların en çekici, en sorulası tarafı da tam olarak bu cevapsızlıktır. Bilime ve felsefeye hangi açıdan baktığımız, bize orada ne anlatıldığından çok daha önemlidir. Bugün göklere çıkardığımız o dahi mucitlerin tüm başarıları, aslında tamamen kendi zihinsel şehvetlerinin, kendi takıntılarının bir sonucudur; insanlığa faydalı olmak her zaman ikinci planda gelir.Mesela şu çok satan raflarını süsleyen ölüm felsefeleri ne işe yarar sahiden? Ölümü daha çekilebilir kılmaya mı? Ya da ölümden sonrasını açıklamaya çalışmak hangi konuda rahatlatacak bizi? Ölüme kadar ki o can sıkıcı bölümü açıklamak, ne kadarımızı mutlu edebilir ki?Biri çıkıp, “Erdem bilincine sahip olmak yeterli değildir. Erdeme erişmek için ya da iyi insan olmak için çaba göstermeliyiz” dediğinde, bu cümle milattan öncesi, yani o lafı söyleyen antik filozofun yaşadığı dönem için gerçekten çok kıymetli, ufuk açıcı bir cümledir. Ama şimdiki insanoğlu bu sözü hayatında bir kez bile okumasa da, “nasıl erdemli olunacağını bilmenin erdemli olmak anlamına gelmediğini, bunu hayata uygulamak gerektiğini” zaten doğuştan biliyor. Biz artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu tek başımıza irdelemiyoruz. Genele bakıyoruz, popüler filozoflara bakıyoruz, felsefecilerin aforizma kitaplarındaki janjanlı sözlerine bakıyoruz ve “O söylemişse kesin doğrudur” deyip düşünmeden geçiyoruz.Mevlana neden şöyle bir şey dememiştir mesela?“Bir tek yıldız yol gösterir yolunu bulmak isteyene, galaksiyi gözüne soksan fayda etmez nereye gideceğini bilmeyene.”O demediyse ben dedim işte. Ne yani, şimdi ermiş mi oldum? Hayır! Ama süslü bir fon müziğiyle sosyal medyaya servis etsem milyonlarca insan bunu Mevlana sözü diye hikayesine atar.Çünkü biz bu çağda bir yandan sahte derinliklerle büyülenirken, öte yandan en basit konularda bile aptal muamelesi görmeye bayılan tuhaf bir topluluğuz. Markete gidiyorsun, kavanozdaki salatalık turşusunun üzerinde kocaman “Vegan” yazıyor. Yahu, bir vegan için salatalık turşusunun içerisinde endişe verici ne olabilir acaba? İçine yanlışlıkla kuzu pirzola kaçmasından mı korkuyorlar? İşte iletişim çağının bizi getirdiği o şizofrenik, aşırı steril ve bir o kadar da gerzekçe nokta tam olarak burasıdır.

İşte bu yüzden, yukarısı ne kadar çürümüşse aşağısı da o kadar canla başla o çürümüşlüğü savunuyor. Herkes kendi küçük çöplüğünde birilerini gütmenin, birilerine kural koymanın, kendi minik gücünü bir başkasının tepesinde boza pişirerek kanıtlamanın peşinde. Tanrı’yı yukarıda kendi haline bıraktılar, onun kurallarını cüzdanlarının arkasına sakladılar; şimdi aşağıda birbirlerinin gırtlağını sıkarak, birbirlerinin hakkını gasp ederek güya “düzen” kurmaya çalışıyorlar. Sokayım sizin kuracağınız düzene de, o timsah gibi yuttuğunuz utanç duygunuza da...

İşte buradaki kritik nokta belediye başkanlarının partili olması. Neden belediye başkanları partili? Belediye işleriyle siyasi partinin ne alakası var? Belediyelerin sorumluluklarına bakın, bir de belediye başkan adaylarına bakın, kamu hizmetiyle hiç alakası olmayan adamların siyasi parti eliyle aday olmasında, sadece partililere iş imkanı, ihale kayırması ve partiye kaynak aktarımından başka bir amaç yok. Belediye işinde siyasetin hiçbir payı olmaması gerekirken, hatta bir belediye başkanlığı -makamı- bile olmaması gerekirken lüzumsuz bir hürmet, gereksiz bir makam maliyeti milletin cebinden çıkıyor. Belediyede her birimin bir görevi ve sorumluluğu varken belediye başkanının ne işe yaradığını bilen yok. Kolpadan sokak sokak gezip video çekmek moda oldu ama Allah’tan bizimkinin insan içine çıkacak yüzü olmadığı için rahatız. Belediyenin siyasetten gelen bir başkanı olmasa bence bir şey değişmez. Niye bu işi bir seçim tantanası içine sokuyoruz bilmiyorum. Şimdi demokrasi aşıkları diyecek ki, “efenim hizmette rekabet oluşturmak maksatlı, halkın seveceği bir kişiliğin görevde olması... bıdı bıdı” o zaman Valiyi de seçin, kaymakam da seçimle gelsin hatta emniyet müdürü çok önemli... Yav siyasetin içinde hizmette rekabet diye bir şey olmaz. Şimdi Yılmaz Büyükerşen seçim kazanmak için mi Eskişehir’i bu hale getirdi? Kırklareli belediye başkanı bir seçimde partisinden aday gösterilmeyince bağımsız aday oldu kazandı. Bizimki de geçende trafiğe kapalı olan bölgeye katlı otopark yapacaklarını törenle açıkladı.

İyi ebeveyn kolay yetişmiyor...

Kadının Büyük Sanayi Devrimi

Kayıp Taksim ve Boğazdaki Bok Gibi Manzara

Kırıkkaleli pezevenkle kısmen milli belediye başkanından kurtulunca bu kez de smartçılar başladı. Bir iş yapıyorum araba altındayım yana yana telefon çalıyor. Açıyorsun kayıtlı bir ses konuşuyor. “Futbol paketinden yararlanmak için....” Arkadaşım benim ne işim olur maçla falan? Bi s*ktirin gidin... Yok! Farklı numaradan yine arama... Bastım 1 tuşuna, bir kız çıktı “buyrun efendim” dedi “Müdürünüzün şahsi cep numarasını verir misiniz” Dedim “Ne için istemiştiniz?” deyince “Olur olmaz saatte arayıp kampanya anlatıcam, verin numarayı. Siz de verin numaranızı size de gece mesaj atarım uyudun mu?” diye. “Tamam beyefendi numaranızı sistemimizden siliyoruz.”

Kimsenin kimseden haberi yokken yaşamak daha mı güzeldi bilemiyorum. Şimdi ben ve kızım ayrı şehirlerde yaşıyoruz, birkaç saat telefonuna ulaşamazsam panikliyorum mesaj atıyorum, olmadı anasını arıyorum, anası zaten telefonu sadece kendisi birini aramak istediğinde kullanacağı bir icat olarak gördüğünden ona da ulaşamıyorum, tam arabaya binip yola çıkacakken kendimi birkaç saat daha oyalamaya çalışıyorum. Yaşadığı bölgedeki hava durumu, vukuatlar ve doğa olaylarını kontrol ederken arayıp “uyuyordum” diyor. Ben aynı yaştayken sabah evden çıkardım, akşam gelene kadar başıma ne geldiğini kimse bilmezdi. “kötü haber tez yayılır” tamam da belki iyi bir şey yaparken kötü bir şey olmak üzere olabilir? Hem kötü haber değeri taşıyan bir haber sana ulaştığında zaten yapabileceğin bir şey olmayacak. Akıllı saatim olsa en azından nabzımı kontrol eder, düşersem Sezgin’i arar haber verir. 

Kuşları görmeseydik yine de uçabileceğimizi düşünür müydük?

Madem bu “iletişim çağı manyaklığının” son ürünü benim, o zaman kitabın kapanışını; senin o garajın kapısından dışarıya, sisli yola ve nihayetinde o “her şeyin birbirine temas ettiği” evrene bakarak yapayım.

Mahkemeler sürekli karar alıp porno siteleri kapatıyor, pornocular da başka adresle yeniden yayın yapmaya başlıyor sonra birileri tekrar bunu mahkemeden kapattırıyor. Mahkemenin işine bak. Size bir sır vereyim, insanların neredeyse tamamı siz açıp göstermeseniz bile götünüzün nerede olduğunu ve şeklini biliyor hatta kendi götünü sizinkinden daha az görüyor. Ve bir parça hayal gücü olan insan sizi çıplak olarak kafasında canlandırabilir, sizden tahrik olabilir, üstelik değil cinsiyet cinsi bile önemli değil. Kediye, ördeğe, damacanaya tecavüz edilen ülkede bırakın insan insana yapılan işi serbestçe izlesinler. En azından neyin nereye girmesi gerektiğini öğrenirler.

Mal da yalan mülkte yalan....

Mantıklı geldi, o akşam bir profil oluşturdum. Gerçekten endişe duymayacağım görüşmeler yaptım. Sonra biriyle sohbet uzadıkça uzadı, uzun süre görüştük ama nedense karşı cinsle olan ilişki sürem bir türlü sekiz ayın üzerine çıkamıyordu. Bunun tanışma şeklimle falan alakası yoktu. Hayatımın genelinde bir deneme-yanılma sistemim vardı. Mesela bir arkadaşım direk aşık olurdu. Adamın normal ilişkisini görmedim. Sonra acılar, kıskançlıklar, olmadık takipler, perişanlıklar. Ben ilişkiye daha teknik yaklaşıyorum. Öncelikle bana toplamda ayrılan süreyi dikkatli kullanmaya çalışıyorum. Yani gereksiz vakit kaybetmeye gerek yok. Elimde yeterli istatistik bilgi oluşunca ilişkinin ikinci ayındayken 2 yıl sonrasını hesaplayabiliyordum. Bu nedenle karşı tarafın anlam veremediği ayrılıklarım oldu. Detayını bilmesine gerek yok, ikimiz için de en doğrusu buydu. Bunun kendimi diğerinden üstün görmemle ilgisi de yok. Tam tersini düşünerek vazgeçtiğim insanlar da oldu.

Marks servet düşmanı,

Melez Nesil olarak bizim jenerasyonumuz, yapay zeka gibi teorik fikirleri alıp, 80’lerde ve 90’larda mikroçiplere, ilk bilgisayar ağlarına ve işlemcilere dökerek somutlaştıran, bugünkü algoritmaların altyapısını oluşturan pratik uygulayıcı nesildir. Y kuşağının bugün kullandığı cep telefonlarından e-postaya, internet protokollerinden işletim sistemlerine kadar her şey X kuşağının alın teridir. Ben 97 yılında fiberoptik kabloların reklamlarını hazırlıyorken halkın geneli daha birkaç yıl önce adını duydu. Hala neye benzediğini bile bilmeyen bir sürü insan var. 

Mesaj nedir? “s.a.”

Mor şortlu komando

Musa’nın Tweeter’ı olsaydı “durun, yapmayın” der miydi? Dese s!k!ne takan olur muydu?  

Mutluluk süregiden bir şey değil. Sürekli mutlu olmak için sürekli yeni bir şeyler bulmak gerekiyor. İnsanın hayalleri doyumsuz. Mutluluk dediğimiz şey, olmasını istediğimiz veya beklediğimiz şey olduğu anda kısa bir süreden ibaret. Genel anlamda kendimize baktığımızda sahip olduklarımızı arzulayan insanların gözünde mutluyuz. Eğer onlara mutsuz olduğumuzu söylüyorsak bu onların gözünde şımarıklık. Oysa onlar da peşinden koştukları veya olmasını bekledikleri her ne ise ona kavuştuklarında aynı şeyi yaşayacaklar. Bu arzuları parayla ilişkilendirmek ise safiyane bir aptallıktır. Paranın miktarı da geçici bir mutluluk satın alır, asıl mutluluk elinizdeki şeye ne kadar az kişinin sahip olduğuna göre oranlanır. Herkeste olan şey insanı mutlu etmezken daha az kişinin sahip olduğu şeylere kavuştukça mutluluk da artar ama mutlu olma süresi pek değişmez. Dünyanın en zengin insanı ve her şeye sahip olacak gücü elinde tutan tek bir insan bile olsa uzun süreli bir mutluluk söz konusu olmaz çünkü bu kez de bu gücü elinde tutmanın verdiği hazzı tatmış olacak ve kaybetme korkusuyla mutsuz olacaktır. Dolayısıyla süregiden bir mutluluk yoktur. Süregiden bir mutluluk yaşamak da kendine tezat olarak yaşamı anlamsızlaştırır. Yani onun sonu da mutsuzluktur. Kimsenin bilmediği bir yazarın dediği gibi “Peki senin rolün ne bu hayatta?” diye kendine sorar durursun. Sadece sıra dışı insanlar toplumun en aptalları olduğu için çok zengin olmanın, kendilerini mutlu edeceğini düşünürler, dışarıdan bakınca da öyle görünürler ama en çok onlar yalnızdır. Hayatı boyunca harcayamayacağı hatta torunlarının bile bitiremeyeceği varlık için ömürlerini ziyan ederler, daha kötüsü milyonlarca insanın da ömrünü ziyan ederler, bunlardan daha aptalı evrenin neresinde vardır? Sahip olduklarımızı herkes görsün isteriz, ballandıra ballandıra anlatırız, evimizi, arabamızı, işimizi, çocuklarımızı, eşimizi sonra -nazara- gelirler. Nazara karşı tedbirler almaya çalışırken bir yandan da başka birine bakıp “bu pezevenge niye bir şey olmuyor?” diye merak ederiz. Belki ona da oluyordur kim bilir? Üstelik sahip olduklarımızın değer arttıkça daha büyük güvenlik sorunları ortaya çıkar, onları korumak daha da zorlaşır. Kimisi “paran olsun da hepsini çözersin, hatta kaybetsen bile umurunda olmaz” diye düşünebilir. İşte burası -zenginin malının züğürtün çenesini yorduğu- yerdir. Zaten para denen şeyin bazılarında neden bu kadar çok olduğu da -adil- denilen dünyanın kepazeliğidir. Komünizm de özünde adil görünür ama bir yönetim şekline dönüştüğünde ne olduğunu pek çok insan biliyor. Yani özünde büyük toplumları yönetmenin yolu ne büyük cezalardan, ne adil paylaşım yasalarından ne de bildiğimiz herhangi bir yönetim şeklinden geçer. Bütün dünyaya karşı adil olmak isteyen topluluklar önce adil olmaktan başka bir şey bilmeyen insanlar yetiştirerek yapabilir. Dinler, süresi belli olmayan cezalandırmaları kitaplarına açık açık yazmışken, insanoğlunun hırsının, kepazeliğinin üstesinden gelememişken hangi kanunla durdurmak mümkün? En büyük yağmacılar dindar görünenler, yağmalanan dindarlar da anca Allah’a havale ediyorlar, ellerinden başka bir şey gelmiyor. Saçma sapan bir hırsla yağmalayanlara bakıyorsun hepsinin kalan ömrü 20-25 sene, zaten onun da büyük bir kısmını dünyevi yaşamın hazlarından yoksun geçirecek, o zaman neye hırslanıyorsun pezevenk? Yüzyıllar boyu lanetlensin, anasına avradına sövülsün diye heykellerini diktirmek için mi? İşte çok para hırsı ile çok güçlü olma hırsı arasında aptallık seviyesinde hiçbir değişiklik yok. Bu tipler de bu seviyeye gelmek için kendilerinden daha aptalları kullandığı için kendi aptallıkları bir üst seviyeye çıkıyor ama daha az aptal olmak zeki olmak anlamına gelmiyor. Garibana da acınacak bir durum yok, çünkü hayatı boyunca “lan ben niye böyle gariban kaldım?” diye merak etmiyor. Hırsız, başkasının cebinden çaldığını, bunun cebine koyunca tapınmaya devam ediyor sonra da sanki yaşarken bi boka yarıyormuşuz gibi bir de ölmekten korkuyoruz.

Mükemmel değilim ama pek çoğunuzdan iyi olduğumu biliyorum.

Ne demiş Ferhan Şensoy?

Ne diyordu Ferhan Şensoy “Ayıp mayıp yok! Ayıp çağ atladı!”

Ne yapalım şimdi? Msn’den “ne dinliyorum” açarak gizli mesaj göndermiş insanlarız. Facebook yokken forumlarda kavga etmişiz. Akıllı telefon olmadığı için, yazdığımıza cevap beklerken yollarda internet kafelere girip mesaj bakmış insanlarız. Neyse ki akıllı telefonlar geldi. Yav Sürat Kargo gibi bir yere Tc numarası veriyoruz, bazı salaklar hala diyor ki, korona aşısının içinde çip varmış. Oğlum senin kaybedecek daha neyin var ki? Ne korkuyorsun? 

Neyse böyle y!r!k kürek mevzuları hayatımıza dahil etmeyi de teknolojinin bir yan etkisi gibi görmeye devam edelim. Adam araba satarken bile “boş muhabbete gerek yok” diye uyarıyor. Ben bunu yazmadan ilan verdim, birisi gece 12:00’da her açıdan fotoğrafını koyduğum arabanın ilanı için “sarnuf varmı?” yazmış. E gece 12’de muunrufa dönüşüyor o nedenle “var” diye cevap vermek içini sabahı bekledim. 

Nietsche bu sabah attığı tweetle Tanrı’nın öldüğünü duyurdu...

Nietszche’nin binsekizyüzseksen küsür yılında “Ölümün son iyiliği, bir daha ölümün olmamasıdır” demesi hepimizi hayrete düşüren bir gerçekliği mi açıklıyor? Ölümün son iyiliği diye bir şey olmaz ölüm zaten sondur, ölümün bize hayattayken bir iyiliği dokunmaz, ölümün ne olduğunu öğrendiğimiz an, korkmaya başlarız çünkü sonrasında ne olacağımızı bilmiyoruzdur. Ölümü iyilik olarak görmek, “Tanrı’nın olmadığını” ispatlamaya çalışan bir felsefeciyle çok çelişiyor. Tanrı yoksa ölümden sonrası da yok, o zaman ölüm kötüdür, eğer varsa, tekrar ölüm diye bir şey yok, o zaman ölüm bir ödüldür. “Taş ve sopa canımı acıtabilir ama ölüm beni incitemez” demişti? Oysa ölüm insanı yaşam boyu incitir, ölüm korkusu insanı rezil hallere sokar, ne zaman ve ne şekilde öleceğini bilmemek, yaşamının, tüm planlarının, kariyerinin, hayallerinin ölümün kontrolünde olduğunu bilmek acıtır. Nietszche normal insanlardan daha çok ölüm korkusu taşır ve bu sebeple Tanrı’nın yokluğunu değil öldüğünü savunur, çünkü insanlar, hayvanlar ve tabiat sürekli acı içindedir, kendisi de bu sebepten mutsuzdur. Gönüllü olarak askere giden ve sıhhiyeci olan birinin gördükleri, bağışlayıcı ve affedici olduğu söylenen Tanrı’nın, tüm kullarının mutluluk ve huzur için dua etmesi ve O’nun gücü karşısında aciz olan insanların O’nun merhametine sığınmalarına rağmen hala dünyanın bir yerlerinde veya gözünün önünde acı çekiyor olması Tanrı’nın adalet sisteminin çöktüğüne işarettir. Tüm bunları düşündüğünde kendisinin ümitsiz olması, Tanrı’nın hiç olmadığı veya acıma duygusunun olmadığını ortaya atmak daha büyük kitlelerin tepkisine yol açacağından, daha az tepki toplayacağını düşündüğü “Tanrı öldü” tezi “belki de bilimsel açıdan bile” mantıklı bir temele oturur. Beynen hasta olduğunu hemen herkesin kabul ettiği bu filozofun ölümle ilgili sözleri aslında ölüm korkusunu yenmek içindir.  Ölüm onu gerçekten yaşamı kadar incitmemiştir, çünkü hayatının son bir yılını bitkisel hayatta geçirmiştir ve bu hızda düşünebilen bir insanın hayatı boyunca alabileceği en büyük ödül böyle bir hayatı daha fazla devam ettirmemektir. Eğer ölümünden sonra bir kerecik konuşma fırsatı olsaydı, 

Nietzche Allahsız,

Nihayetinde, Y kuşağının bize dayatmaya çalıştığı o güya ilerici ama özünde tembel ve sığ olan “yeni çağ ideolojisi”, üretimden değil tamamen tüketimden besleniyor. Onlar, insanlık tarihinin en büyük kütüphanesinin üzerinde oturup sadece birbirlerinin dedikodusunu yapan, birbirini dijital arenalarda linç eden talihsiz bir nesil. Online oyunlarda birbirlerine ettikleri küfürleri gördüğümde ağzım açık kalmıştı. Bizim kuşağımız elindeki kıt imkanlarla dünyayı analogdan dijitale taşıyacak o devrimsel altyapıyı kurarken; onlar bu devasa teknolojik gücü sadece hızlı yemek sipariş etmek, daha zahmetsizce flört etmek ve kendi sahte hayatlarını parlatmak için kullanılan “uygulamalara” indirgediler. Şimdikilerin Yapay Zeka’yı nasıl kullandıklarını görünce Alan Turing’in kemikleri sızlıyordur. İletişim Çağı Manyaklığı tam olarak burasıdır işte: İcadını yapmadığın, felsefesini kavramadığın, her geçişinin bedelini ödemediğin bir teknolojinin sadece şımarık birer tüketicisi olmak ve bunu bir “üstünlük” sanmak. Biz yeni çağa ayak uyduramıyor değiliz. Biz, bizim sırtımızda yükselen bu muazzam dijital medeniyeti, elinizdeki o sınırsız iletişim imkanına rağmen insanlığın iyiliği adına tek bir devrimsel adım bile atamayışınızı hayretle ve ibretle izliyoruz. Biz MS-DOS’un siyah ekranından gelip yapay zekanın kapısını açanlarız; siz ise o kapıdan içeri girip sadece filtreli fotoğraflar çekip savaş oyunu oynayanlarsınız. Kusura bakmayın ama bu masada hesapları hâlâ biz ödüyoruz.

Normal şartlarda benim zamanımdaki TV programlarında asla göremeyeceğim veya bir saniyeliğine gösterilecek adamlar şimdi rüyama bile giriyor. Dün gece rüyamda Erkan Baş, Barış Atay ve İsmail Saymaz’la salaş bir mekanda rakı içiyorduk. İsmail Saymaz’a, “Abi siz kaç tanesiniz?” dedim. “Tekim ben” dedi. “Sen dün akşam Ankara’da değil miydin?” dedim. Koşturuyoruz ne yapalım dedi. Hiç takdir etmedim. “Değmez, yorma kendini bu kadar” dediğim sırada Erkan Baş arabasından bahsediyordu. “Senin araban mı var?” dedim. “Evet” deyince “Sen hem arabaya binip hem sermayeye nasıl baş kaldıracaksın?” dedim. “Ne yapayım? Eşeğe mi bineyim?” dedi. Tweeter’da sürekli -TİP’e katıl!- uyaranı görmekten böyle oldu sanırım. Ben normalde herhangi bir siyasi oluşuma dahil olmam ama bu sofrayı kursunlar, oturup rakı içelim, kesin Sosyalistlere katılırım. Zaten birlikte biber gazı yemenin haricinde bir Sosyalistle bulunacağınız en kral ortam birlikte rakı içmektir. 

Nü çizen ressamlar karıya kıza düşkün,

O sıralar iş yaptığım tek müşteriden büyükçe bir alacağımı alamadım. Ne faturalarım beyan edilmişti ne de elimde bir ödeme belgesi vardı. Hiçbir şey iddia edemedim. İnşallah batmıştır pezevenk. Bir arkadaşımla telefonla konuşurken çok bunaldığımdan, uyuyamadığımdan şikayet ederken, düşünmek gerekmeyen kasiyerlik, taksicilik gibi dümdüz bir işte çalışmam gerektiğini ya da terapiye gideceğimi söyledim, ertesi gün aradı, “sana bir numara gönderiyorum, adam şoför arıyormuş” dedi. O sırada büyük bir ilçe belediyesine yeni projeleri için hazırladığım kampanyayı sunmaya gitmek için hazırlanıyordum. Yine elimde sunum dosyaları hiçbir boktan anlamayan tiplerin karşısında anlamayacakları şeyler anlatacaktım, en son kendi yancılarından birine işi verip benim anlattığım şeyleri ona yaptıracaklardı. Bu senaryo hiç değişmedi. Evden çıkıp üç-dört aktarmayla Anadolu Hisarı’na gittim. Taksicilik o zamanlar şimdiki kadar yozlaşmamıştı. En azından benim bulunduğum durakta dürüstlük ve terbiye aşırı önemliydi. Kendi aralarında değil tabii... Öyle Çiçek Taksi’lik bir durumumuz yoktu. Durak kahyası akşam olunca yandaki küçük girintiye rakısını koyar ufak ufak demlenmeye başlardı, saat dokuz civarı bas-konuş anonslarından şişenin yarısının bittiği anlaşılırdı. Takside çalışmak için görüşmeye gittiğimde kahyaya “İlkay bey burada mı?” diye sorunca “buralardaydı orospu çocuğu, az otur gelir şimdi” demişti. Taksinin sahibi İlkay abiye, depresyonda olduğum için uyuyamadığımı, düşünmek istemediğim için de fazla düşünmek gerekmeyen ama iyice yorulup rahatça uyumak için böyle bir iş yapmak istediğimi dürüstçe söyledim. “İstanbul’u biliyor musun?” dedi. Her semtini tüm alternatif yollarıyla birlikte bildiğimi söyleyince. “Tamam ama iki şartım var, birincisi bir an önce kafanı toplayıp kendi mesleğine dön, ikincisi de bu orospu çocuklarıyla fazla muhatap olma” dedi. Kabul ettim anlaştık ama tabi kafama takılan şey birbirlerine orospu çocuğu diye hitap ederken kimsenin rahatsız olmamasıydı. Bana söylense büyük olay çıkardı. Bir gün İlkay abi benim çalışma günümde durağa uğradı bende sordum. Gayet net cevapladı “oğlum, bir insanın orospu çocuğu olması için annesinin orospuluk yapması gerekmez” dedi. Ardından karşıdaki küçük dükkanı gösterip “bak şu orospu çocuğu da benim abim mesela, dokuz senedir konuşmuyoruz” dedi. 24 saatlik sırayla çalışıyorduk. Günde ortalama 500 kilometre yol yapıyordum. Hayatımın en güzel uykularını o zamanlar uyudum ve normalde kazandığım paranın çok daha azını kazanıyor olmama rağmen çok bereketli bir paraydı çünkü harcayacak zaman yoktu. Çayımı alıp durağın arkasından denizi seyrederken Sezen Aksu’nun gözünün yaşını yüzdürdüğü Kanlıca’ya doğru bakardım. 

O zamanlar yaşadığım yere beş yıl önce gittiğimde kentsel dönüşüm çirkinliği halen ulaşmamıştı. Umarım hala aynıdır. Mesela ekmek almak için içeri girdiğinizde kilitlenip kaldığınız 37 ekran televizyonlu bakkalı vardı. Köpeğim Para’yı sabah akşam dışarı çıkardığımda birkaç alışveriş yapıyordum, o sırada ayak üstü sohbet ediyor sonra Sevda Sokağın içlerine doğru evime gidiyordum. Ev sahibimin oğlu Sedat’la aynı durakta taksiciydik, sonra o taksiyi bırakıp Dansöz Asena’nın şoförlüğünü yapmaya başladı, arada bir “abi Asena hanım parfüm çıkaracak, tasarımlarımızı yapar mısın?” diye değişik fikirlerle geliyordu. Sedat şimdi evlendi Almanya’da yaşıyor ama epeydir görüşmüyoruz mutlu mudur bilmiyorum. Ben  o zamanlar evin tek erkek çocuğu Sedat evlenecek diye babasının tertemiz tadilat yaptırıp hazırda beklettiği ama evlilik işinden umut kesilince kiraya verilen evde yaşıyordum. 

Okumaya devam etmek için premium abonesi olmanız gerekmiyor. Hala “çok satanlara” çıkamadık.  

Olgunlaşmanın en belirgin özelliği, insanları aptallıklarıyla baş başa bırakabilmek... Bununla birlikte en can sıkan tarafı ise her zaman olmasa da o aptallıklara maruz kalma mecburiyeti. Evet dün İstanbul’da araba kullanmak zorunda kaldım. Muhtemelen dünyanın en saçma sapan ülkesinde bile böyle saçma sapan akan bir trafik yoktur. Yine muhtemelen bu kadar boktan yollarda bizim gibi üstüne para ödeyip gitmiyorlardır. Aslında hem olgunluk hem diğer insanların aptallıklarına tahammülsüzlük, kendi aptallıklarımı unutmaya çalıştığım bir dönem olduğu için zor geliyor. Tabii ki biz de bir zamanlar fikirlerimizi anlatırken birilerini bunaltmışızdır. 

Onlar dokunmatik ekranların içine doğup dünyayı kaydırılabilir bir arayüzden ibaret sanırken, bizim jenerasyonumuzun teknolojiyi öğrenmek için verdiği o yorucu, adeta hayatta kalma mücadelesine benzeyen emeğini hiç hesaba katmıyor. Biz, insanlık tarihinin gördüğü en keskin teknolojik kırılmanın tam ortasında kalmış bir köprü nesiliz. Bizim öğrenme sürecimiz konforlu güncellemelerle değil, sıfırdan kurulan dünyaların acemiliğiyle şekillendi. Biz bilgisayarla tanıştığımızda karşımızda rengarenk ikonlar, tıklanacak pencereler yoktu. Simsiyah bir ekranda, yanıp sönen bir imleçle baş başaydık. Bilgisayarı açmak ve basit bir işlem yapmak için bile MS-DOS komutlarını, o siyah ekranın soğuk kod satırlarını ezbere bilmek zorundaydık. Bir oyunu veya programı çalıştırmak için dir/w, cd.., format c: yazan, diski bölmeyi, belleği optimize etmeyi bizzat deneye yanıla öğrenen bir jenerasyonuz biz. Bilgisayar bozulduğunda teknik desteği arayamazdık; çünkü o teknik destek de, o forumlar da, bütün dünyanın veritabanında arama yapan arama motorları da henüz icat edilmemişti; kılavuzları okur, kasayı açar, gerekirse RAM’i çıkarıp üfler, sorunu kendimiz çözerdik. Üstelik bu öğrenme süreci bir kez olup bitmedi. Biz sürekli format değiştiren bir dünyanın içinde, her birkaç yılda bir hafızamızı sıfırlayıp yeni bir teknolojiyi baştan öğrenmek zorunda kaldık. Müzik dinlemek için önce kaset sarmayı öğrendik; kalemi kaset deliğine sokup saran, bant koparsa tamir edip kaset kurtaran çocuklardık. Sonra birden dünya dijitalleşti, CD formatına geçtik. CD çizilmesin diye gözümüz gibi bakarken, teknoloji durmadı; şarkıları internetten MP3 olarak indirmeyi, o MP3’leri taşınabilir disklere yüklemeyi öğrendik. Bugün ise her şey internette. Bir X kuşaklı, ömrü boyunca kasetten plağa, CD’den MP3’e, oradan Spotify’a kadar beş farklı müzik teknolojisine adapte olmak zorunda kaldı. Aynı şeyi sinemada; VHS kasetlerden VCD’lere, DVD’lerden Youtube akışlarına geçerek yaşadık. Biz sadece formatları değil, iletişimin bizzat kendisini de sıfırdan öğrendik. Jeton alıp ankesörlü telefondan sıra bekleyen çocuklardık; sonra çağrı cihazlarıyla tanıştık, ardından takoz gibi cep telefonlarını cebimize koyduk, kısa mesaj dilini çözdük ve en sonunda akıllı telefonların, yapay zekanın dünyasına fırlatıldık. Y kuşağı bizim bu geçişlerdeki duraklamamızı “ayak uyduramamak” sanıyor. Oysa biz ayak uydurmaktan yorulmadık; biz, her yeni sistemde bir öncekinin ruhunu, o insani dokusunu kaybettiğimizi görerek duraksadık. Y kuşağı önlerine serilen hazır algoritmaların, kendileri için optimize edilmiş sosyal medya platformlarının içinde “mekanın sahibi” olmanın rahatlığıyla övünürken; biz o dünyayı yoktan var eden, MS-DOS’un siyah ekranından yapay zekanın devrimsel eşiğine kadar her tuğlayı elleriyle taşıyan dijital göçmenleriz. Onlar birer kullanıcıdır, biz ise bu çağın asıl kurucusu ve çilekeş ameleleriyiz.

Orson Welles

Ortaokul çağındaydım, TİP’li abilerim gece afiş asmaya çıkardı, birkaç gece ben de çıktım ama kaçmayı falan bilmediğim için, elimde tutkal kovasıyla polise yakalandım, o zamanlar polisler önü demir takviyeli askeri botlar giyerdi, kıçıma yediğim tekmenin acısını hala unutmam. Aynı dönemde teyp kasetinden bütün gün, Devekuşu Kabare’nin Aşk Olsun, Yasaklar, Deliler, Reklamlar gibi oyunlarını dinliyordum, hepsini hala ezbere biliyorum. 90 yılında elime Ferhan Şensoy’un Ferhangi Şeyler oyununun kaseti geçti, o kaseti de ezbere bilirim. Şimdi böyle şeyler söylemek için farklı bir ülkede yaşıyor olmak ve geri dönmemeyi göze almak gerekiyor.  İletişim çağının getirdiği o muazzam teknoloji, tüm dünyada insanlığı geliştirmek ve medenileştirmek için kullanılacağına; birilerini hedef göstermek, cadı avları başlatmak ve kitleleri manipüle etmek için bir silaha dönüştürüldü. Yapay zeka dediğimiz o devrimsel buluş da herhalde insanları sahte videolarla linç etmek, zindanlara attırmak için icat edilmemiştir. Bilgi çağının bilgiyi bu kadar yıprattığı başka bir dönem olmamıştır sanırım. Benim hayatımın yarısını oluşturan analog dünya nostaljisinden bugünün dijital distopyasına geçiş bizim için o kadar kolay olmadı. Türkiye’nin son kırk yıllık sosyo-kültürel ve politik dönüşümünü acı içinde kabullenmeye çalışıyoruz.

Oysa Felsefe bilgidir. Bilgi de haz kaynağıdır. Yani öğrenmek, kıyafetleriniz üzerinizdeyken yaşayabileceğiniz en keyifli zamandır.  İnsan, ne için yaşadığına karar verdiğinde onun peşinden koşmaya başlar. O yüzden kralların ve padişahların haremleri vardır felsefecilerin kitapları. Felsefeciler dinsiz değildir, Papa bile Tanrı’yı anlamak için bir felsefeci kadar uğraş vermemiştir.

Özgecan Aslan olayının üzerinden birkaç gün geçmişti. Çok öfkeliydim. Dindar tiplerin yanında çalışan bir apateisttim. Her sabah ofisin zilini çalarım, kapıyı patronun emekli polis olan babası açar. “Günaydın” derim, “aleykümselam” der. Mutfağa giderim, lütfedip benim için aldıkları kahveden yaparım, merdivenlerde iki sigarayla kahvemi içerim ve işe başlarım. O sabah yine geldim kapıya, aynı merasimden sonra mutfağa gittim. Babası peşimden geldi. Yine İslam propagandası yapası gelmişti. Dedim ki “Sizin Allah’ınız adil değil. Ben 20 yıllık reklamcıyım bana bunu satamazsın”

Patatesli börek seven kitle gibi naif ve yumuşak başlı olabilirdik. 

Pek çok insan kendisiyle ilgili bile emin olamıyor artık. Kısa süreli eski patronum Rauf Kömesen’in sevdalısı olduğu “mottoları” şimdi ben de telefonun notlarına ya da evin duvarlarına aforizma olarak yazıyorum ki sonradan onları motto olarak yazayım. Neticede motto da bir aforizmanın seyreltilmişi denilebilir. Belki de denmez bilemiyorum. Ama eğer aforizmanız yeterince açıklayıcı değilse Rauf abi gibi uzun uzun yazabilirsiniz. Onun gibi uzun uzun yazmıyorum tabii. Kendisi çok lezzetli bir yemek yiyormuşçasına acelesiz ve yemeğin içindeki her bir baharat zerresinin tadını almaya çalışmak gibi veya kaliteli bir havyarın ağzının içinde yarattığı minicik patlamaları hissetmek gibi detaylı ve ayrıntılı yazardı. Ajans içi rekabetlerin hala devam ettiğini tahmin ediyorum ama asıl saçma sapan tiplerin, yeteri kadar kendisini takip eden kişiyi yakaladığında hemen bir şeyler pazarlama işine girişmeleri de bizim mesleği bombok bir noktaya taşıdı. Televizyon reklamları da Gülse Birsel’in ve Danilo’nun paraya doymasını beklediğine göre artık bir ajans işletmenin anlamı kalmadı. Eskiden bir reklam çekimi için onlarca kişi ve ekipman gerekirken şimdi ürünü bilgisayarda modelleyip internetten indirilen parça görüntülerle montajlayıp halledilebiliyor. Yine kısa süreli patronum, az meşhur İlluminati uzmanı patronumla çalışırken böyle yaptıklarını gördüğümde epey şaşırmıştım. Tanıdığım en iyi yetişmiş ve yetenekli reklam fotoğrafçısı rahmetli Tunç Atayön’le yine kısa süreli çalıştığım dönemde, stüdyoya üç günde kurdukları banyo ve jakuzinin çekimi iki saat falan sürmüştü. Sonra söküldü. Çömezlik dönemimde bir yıl kadar yanında çalıştığım rahmetli İbrahim Akar’dan reklam yazmanın diğer her şeyi yazmaktan daha zor olduğunu öğrenmiştim. Çünkü reklamlar: kendine özgü okuru ya da izleyicisi olmayan, insanlara istemedikleri bir anda çok sevdikleri bir şeyin arasına sokuşturulan şeylerdir. Aynı zamanda da söyleyeceğiniz şeyler çok sınırlıdır. Bugün bir saatlik dizinin içindeki 15 dakikalık reklam arasında eğer Cem Yılmaz değilseniz en fazla yedi-sekiz saniyeniz vardır ve o sırada izleyici ya tuvalet molası vermiştir ya da çay doldurmaya gitmiştir. Veya 100-150 sayfalık bir dergide müşteriniz bonkörse bir-iki sayfanız vardır. Ben Nevşin Mengü’nün giriş introsundaki 10’dan geriye sayma kısmında bile sıkılıp ileri alıyorum. Kapitalizme yenik düşüp Youtube Premium da aldım. Yıllarca bu işi yaptım ama ben bile reklam izlemek istemiyorum. Aslında premium üyeliğimin reklam yayınlarıyla bir ilgisi yok tamamen spesifik olarak yemeksepeti reklamlarıyla ilgili. O kadar itici, o kadar beklenmedik ve o kadar dangır dungur bir müzikle giriyor ki, yemek sepeti reklamından nefret edip premium aldım. Mesela bu olay reklamcı olmak isteyenlere önemli bir örnektir. Parasını yemeksepeti’nin ödediği reklamdan kurtulmak için reklamı yayınlayan ortamın para kazanması. Reklamlarda alakasız ünlü kişilerin oynatılması da zaten reklamcılığın fikir üretmekle ve yaratıcı zekayla olan bağının bitişi. Geçtiğimiz aylarda yeni yatak aldık ama tercihimizde Hülya Avşar’ın hiçbir etkisi olmadı. Çocuk vitamini satmak için kullanılan yeni meşhur ve yeni anne olmuş kızlarımızın ezberden okuduğu prospektüslerin de bir anlamı yok. Hamilelik testinden çıkıp çocuğu ajansa kaydettirecekler neredeyse. Biz sizin çocuğunuza o vitaminleri içirmeyeceğinizi ve o bezi kıçına bağlamayacağınızı biliyoruz. Çok ünlü birinin bebeğiyle, senin bebeğinin aynı beze sıçıyor olması düşüncesi belki toplumun bir bölümünü tatmin ediyordur bilemem... 

Pişman olduklarım da var tabii... Pişmanlık da pişman olduğun andan ibaret değil.

Psikoloji ne diyordu? “normal insan yoktur, her insanın kendi normu vardır.” 

Reklamın başarısını anlamak basittir, birincisi tüketici reklamın yapıldığı markayı hatırlıyor mu? İkincisi de ürünün satışında bir değişiklik var mı? Aslında izlediğimiz birkaç saniyelik reklamlar markanın başındaki birkaç kişiye saatlerce yapılan sunumla pazarlanmış işler. Haliyle çoğu firmanın reklamdan beklentisi vergiden düşülecek faturalardan ibaret. Yani devlete vereceğime reklam çekeyim çünkü reklamın iyisi kötüsü olmaz. Reklamcı süslü ofislerde sunum yapınca da bir bakmışsın konuyla alakasız tuhaf şeyler reklam olarak karşımıza çıkmış. 

Sabah bu olay olunca aklıma gelmediği için girip mesajlara bakmamıştım. Öğleden sonra sıkılınca baktım. Kukuletalı Deniz Yıldızı’ndan mesaj var. Dün akşam Cüzdanını ve telefonunu çaldırdığı için kötü bir gün geçirdiğinden bahsediyordu. “Hangimizin felaketi daha büyük bilmem ama ben de az önce işten kovuldum” dedim. Aslında çokta severek gittiğim bir yer değildi. Kızım, daha düzenli yaşamamı istemişti o aralar, bende gereksiz bir istikrar çabasına girmiştim. Freelance işler zaten beni geçindiriyordu, sadece ne zaman kaç para geleceği belli değildi. 

Sadece 20-30 yıl değil artık 8-10 yıl öncesini de özlüyorum. Kravatı atıp takım elbiseleri, kol düğmelerimi, manşetli gömlekleri hediye edeli de çok oldu. Hamağım var şimdi. Ciddi bir yere gidecek olsam hiç uygun kıyafetim yok. At hırsızı gibi giderim umurumda olmaz. En son ne zaman gömlek giydiğimi bile hatırlamıyorum. Aslında belki de artık bunun zamanı gelmiştir ve sanırım 10 yıl sonra da o hamakta daha çok yatmadığıma üzüleceğim. O kadar alışmışım ki sürekli yapacak bir şeylerim olmasına, yıllarca hiçbir sabah yataktan kalkıp “bugün yapacak hiçbir işim yok” diyemedim. Sonra birkaç yıllık bir ara verdim. Sabah kalkıp “bugün yapacak hiçbir işim yok, bir şeyler yerim, sonra birileriyle flört ederim, belki biriyle akşam dışarı çıkarım...” Bu da bir nevi mesai aslında. O sıralar arkadaşım Zeynep’in tavsiyesiyle popüler bir dating sitesinde takılıyordum. Aslında ilk tavsiye ettiğinde “ne işim var lan benim dating sitesinde?” diye itiraz ettim ama açıklaması çok mantıklıydı. “Yüz yüze tanıştığın biriyle görüşmek zorunda kalıyorsun. Bir şekilde adını, telefon numaranı hatta evini bile biliyor. Belki sen de onunkini biliyorsun. Ortak arkadaşların olduğu bir ortamdaysan tekrar karşılaşma ihtimalin oluyor. Peki ya biraz tanıdıktan sonra hoşlanmazsan? Ama burada öyle değil. Başlangıçta kimse kimsenin kim olduğunu bilmiyor. Emin olana kadar bu şekilde sürdürebilirsin, baktın olmadı kaybolur gidersin, sana bir daha ulaşamaz hatta belki çok yakınında biri olsa bile ikinizde kim olduğunu bilemezsiniz.”

Sahi Nietsche bugün yaşasa Tweeter’da kaç takipçisi olurdu? Ayda kaç gününü mahkemelerde veya bıçaklandığı için hastanede geçirirdi? 

Saygınlık kavramı da pek çok kavram gibi çürüdüğü için toplum içinde yer edinmenin kriterleri de değişti. Ne zaman ki birini bana anlatırken malından, mülkünden, kazancından bahsediliyorsa o insanın benim gözümde bir itibarı olmuyor. Aynı şekilde biri bana kendini anlatırken malından mülkünden bahsediyorsa onun da benim gözümde bir itibarı olmuyor. Son ev sahibimle tanıştığımızda kendinden bahsederken “Namık Kemal Üniversitesi’nde ders anlatıyorum” demişti. Ben profesörüm ya da hocayım demedi. Ki ben profesör olduğunu biliyordum. Bu kitabı basan yayınevinin ortaklarından biri de tanıştığımızda aynı şeyi yaptı “ders anlatıyorum” dedi ve bir ünvandan bahsetmedi. İşte bu mütevazilik lazım bize. Bir de bizim bir doktor arkadaşımız vardı, şu an görüşmüyorum. Bilgisayarını servise gönderip servisi aradığında “ben Nöroloji doktoru Ali bilmemne” diye kendini tanıtırdı. Karşıdaki kişi de buna değil unvanına nezaketinden “çokta s*k*mde” diyemezdi.

Schrödinger’in çomağı

Sebebini bilmediğimiz bir mutsuzluk ortamında yaşıyoruz. Aslında aşağı yukarı biliyoruz ama bireysel çözümler bulmaya çalışıyoruz. Sorun kendimizle alakalı olmadığı için de toparlanamıyoruz. Ben şahsen kırklı yaşlarımın çok güzel geçeceğini düşünmüştüm. Hayat tecrübesi, ortalama maddi refah ve olgunluk açısından belli bir seviyeye gelince daha keyifli bir hayatım olur sanmıştım. Kızımın önerisi haber falan izlememek ama keyfim kaçtı bir kere... Bir yandan çevremdeki insanların yaptıkları ya da yapmadıkları anlamsız gelirken bir yandan da kendim bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyorum ama yapacak bir şey de bulamıyorum. Sürekli değişik işlerle uğraşan biri olarak bu da beni küfleniyormuş hissettiriyor. İki sene önce cebimde 100 lirayla dışarı çıkmak yeterliyken şimdi 1000 lirayla çıkıyorum yapmak üzere evden çıktığım işlerin yarısını yapmadan dönüyorum. Bu yeni fiyatlara bir türlü alışamadım.

Sevgi öğrenilen bir şey olmadığı gibi annelik ve babalık da öğretilen bir şey değil. Annem ve babam, annesiz ve babasız büyümelerine rağmen bu konudaki başarılarını hep takdir edeceğim. Özellikle, benim bir kaç çocuğa bedel sabırlarını zorladığım düşünüldüğünde, bu sabrın nereden geldiğini kendi evladım büyümeye başladığında öğrendim. Ortaokula giderken Tolstoy, Aziz Nesin, Gorki, Dostoyevski okumak her kamyon şoförü çocuğunun yakalayacağı bir fırsat değildi. Bir 12 Eylül dönemi çocuğu olarak, umutla beklenen uzun yol dönüşlerinin devrim çatışmalı gecelerinde, sobanın ateşi salonun karanlığında bir canavara dönüşüp, sokaktaki köpeklerin sesi, sokakta olduklarını bile bile korkuturken, uykum; diğer odada yalnız yatan annemin çileli ve yetim gençliğine takardı kancasını. Sokakta oynarken hep yokuşun başına bakardım, babam gelirse ilk ben göreyim diye. İşte o zaman anladım ki özlemek; varlığını bildiğin halde duymak, bildiğin halde görmek zorunda olmaktı... 

Sinek ilaçları da o kadar pahalandı ki kiralık katil tutsam daha ucuza gelecek ama etrafta ateş edilsin istemiyorum. Silahlanma karşıtları evin önünde eylem yapabilir. Silahlanmaya karşıyım. Sineklere de karşıyım. Allah’ın bir kulunun bir başka kuluyla beslenmesini de doğru bulmuyorum.

Siyasetçilerden de bıktık. Gerçekten bıktık... “Cemal Enginyurt bağırması” diye travmam var benim. Dünyanın başka neresinde bu kadar siyasete maruz kalan halk vardır bilmiyorum. Hem işe yaramıyorlar hem kendilerine maruz bırakıyorlar. İktidar bir şey yapıyor, muhalefet çıkıp bir şeyler söylüyor... Onları biz de söylüyoruz zaten. Siyaset kaşarı olmuş, yıllardır boş boş konuşmaktan artık dudakları kapanmadığı için ağzının içindeki suyu tutamayan dinozorlar, bir mevzu olur olmaz hemen kameralar karşısına geçiyor. Benim sabah izlediğim haberi yorumluyor. Ne diyor? Ben haberi izlerken ne dediysem aynısını. İcraat? “İcraat bu işte tepki verdik daha ne istiyorsun provokatör köpek!” “Bu tür provokasyonlarla bizi susturmalarına izin vermeyeceğiz!” Lan sizi kim susturabilir? Siz götü küf tutmuş bilmem kaçıncı kez milletvekili seçilmiş adamlarsınız. Bir insanın kariyeri 30 yıl milletvekilliği yapmak olur mu? Hadi diyelim oldu, o kadar sene milletvekili olup da hiç iktidar yüzü görmemek yeterince utanç verici değil mi sizin için? Rahmetli Tayfun Talipoğlu’nun dediği gibi “Siz neyi ar sayarsınız?” 

Siyasetçilere çok daha az maruz kalıyorduk eskiden. Hem televizyonda kanal sayısı azdı hem de sadece haber bültenlerinde birkaç dakika görüp kurtuluyorduk. Küçük esnaf bile veri ticaretine döktü işi. Hayatımda bir kez gittiğim Kırıkkale’de, tıraş olma ihtiyacım olunca eli yüzü düzgün bir dükkana girip tıraş olduktan sonra telefon numaramı istediler ve ben de saf saf verdim. (Doğum günü mesajı atacaklarmış...) Salak herif annen her sene seni doğurduğu saatte arayıp kutluyor, Kırıkkale’deki berberin tebriğine ihtiyacın mı var? Bunun bir ticari numara olduğunu anlamadığım için haliyle Kırıkkale’nin belediye başkanı bana her 15 Temmuz’da birlik beraberlik mesajı atıyor. Dershaneler kampanyalarını falan haber veriyor. Bir gece yarısı başkandan mesaj gelince belediyeyi aradım, “bana başkanı bağlayın” dedim. “Kimsiniz?” dediler, “çok yakınıyım” dedim. Özel kalemine bağladılar. Özel kalem ne kadar yakını olduğumu öğrenmeye çalışınca, “ben de bilmiyorum, dün gece 23:00’ da bana mesaj attı herhalde yakınız, bağlayın siz” dedim. Tamam beyefendi sizi mesaj listesinden siliyoruz dedi. Ardından dershaneyi aradım, “bu G... N... denen pezevenk orda mı” dedim, “benim beyefendi ne biçim konuşuyorsunuz” dedi. “Gece 04:00’da bana mesajın geldi, o saatte pezevenklik yapıyor olabileceğini düşündüm, kampanyanla ilgilenmiyorum bir daha mesaj atarsan senin geçmişini tek hücreli atalarına kadar .......”

Sokrat ne demiş?

Sokrat: Ben böyle bir şey demedim.

Sonra bir gün profil fotoğrafı olmayan biriyle seyrek ama karşılıklı her bir mesajın noktasına virgülüne kadar dolu dolu olduğu biriyle konuşmaya başladım. Normal konuşmalarda hemen “Insta var mı? Ne iş yapıyorsun? Adın ne? Nerede yaşıyorsun? Evlilik düşünüyor musun?” Benzeri standart sorular geliyorken biz onunla neredeyse bir ay kişisel bilgiye dair hiçbir şey bilmeden konuştuk. Hatta profilinde doktor yazıyor olmasına rağmen ne doktorusun diye bile sormadım. “Doktor ne arar la dating sitesinde en fazla dişçidir” dedim geçtim. Bazen birkaç gün konuşmadığımız oluyordu ve sadece o ortam üzerinden konuşuyorduk. Normalde çoktan whatsapp’a geçilmiş olması gerekirdi. Hiç sormadık. 

Sonra Deniz Yıldızı’yla daha çok konuşmaya başladık ama ikimizde birbirimizin tipini, boyunu, kazancını, nerede yaşadığını merak etmiyorduk. Bir süre sonra nihayet buluştuk, sonrasında da birbirimizin geçmişini hiç merak etmedik. Çünkü geçmişlerimizin bizi oluşturduğu kişilere aşık olmuştuk, nasıl olduğunun bir önemi yoktu. Standart bir ilişkinin kitabında yazan ne varsa hemen hemen hiçbirini yapmadık.  

Sonra internet satıcıları başladı. 

Sosyal medya siyasetçileri var, bunların yaşadığı ilişkileri var. Acayip bir eşitlikçi tayfa var. Kadınla erkeği her türlü eşitlemeye çalışıyorlar. Bu da ayrı saçmalık. Çok az kişi “uyum” üzerine kafa yoruyor. Eşitliği aynı şeyleri yapabilmek olarak dümdüz, kalas gibi bir şey olarak düşünüyorlar. Oysa uyum, değişkenlik gerektirir. Kadın dolap taşırken erkek bulaşık makinesini boşaltıyorsa bu eşitlik olmaz. Kadınla erkeğe rol biçmek kadar anlamsızdır. Her insanın hayattaki asıl rolü, yapması gerektiğinde yapabilmektir. Yapması gerekenin ne olduğu önemli değil.

Söyleyenin kim olduğunu bilene bir kilo bahçe domatesi hediye.

Şimdi 21 yaşındaki kızım çıkmak istese çok tedirgin olurum. Nasıl gidecek? Nasıl dönecek? Gittiği yerde başına bir şey gelecek mi? Verdiğim para yetecek mi? Suçun normalleştiği bir çağda yaşıyoruz ve bu, suça meyilli olanları çok cesaretlendiriyor. On yıldır İstanbul dışında yaşıyorum. Şimdi gitsem gece dışarı çıkmaya çekinirim. Oysa ben çocuğumun da aynı mekanlarda benim gibi takılabilmesini, Erkan Oğur dinlerken sıkılıp, Jolly Joker’e kaçabilmesini isterdim. Vanilla’da dans etmesini, Jazz stop’ta son birasını içip korkmadan evine dönebilmesini isterdim.  

Şimdi bazı şeyleri yeterince yaptığımı düşündüğüm için, merkeze beş kilometre mesafede bir köy evinde beni gerçekten anladığını bildiğim muhteşem bir kadınla yaşıyorum. Buralı çok iyi arkadaşlarım var. Birimizin işi olunca imece usulü hallediyoruz. Kokulu siyah üzümün altına kurduğum kendime ait bir hamağım ve büyükçe bir garajım var. 15 yıl önce Taksim’de bara dönüştürülmüş çok eski bir binanın geniş pencere pervazında oturmuş biramı içerken, birileriyle flört ediyordum. Giyim kuşamıma çok dikkat ediyor, arabamda bir sorun olunca ustaya götürüyordum. Şimdi ise bugün öğlen kendi başıma şanzıman indirdim, su tesisatlarını, demir işlerini, seramik işlerini bile kendim yapıyorum. 

Şimdi birileri sürekli “Amerika’da araba fiyatları”, “İsviçre’de dört gün garsonluk yapıp Iphone aldım” gibi videolar çekince, devletin bizi ne biçim kazıkladığını anında öğreniyoruz oysa devlet bizi eskiden de kazıklıyordu ve o zaman da kazıklandığımızı biliyorduk ama boyutunu bilmiyorduk tabii. 

Şimdi en relaks faaliyetim Facebook‘da gemiden kum, çakıl boşaltma videoları. Sonunda bütün malzeme bitiyor ve gemiyi güzelce yıkıyorlar, bir güzel rahatlıyorum sormayın gitsin. Bu arada erkekliğin kitabını da Müge Anlı yazıyor haberiniz olsun. Açın izleyin, artık kendini o kadar büyük bir toplum ve aile onarıcısı olarak görüyor ki, erkek şöyle yapar, erkek evde oturmaz, erkek karısına şöyle der falan abuk sabuk bir sürü listeleme yapıyor. Zaten herkes olmadığı bir şeyin tarifini yapmaya çok meraklı. Teknik direktörlüğe meraklılar, savaşa meraklılar falan ama iş delikanlılığa gelince kusura bakmayın hiçbirimiz Sera Kadıgil kadar t*ş*klı değiliz. 

Şimdi fark ettim bilgisayarın whatsapp’ı açılmıyor. Çok sinirim bozuldu. 

Şimdi zeytinli poğaçada ki zeytin kadar beyni olanlar, “o zaman kullanma kardeşim akıllı telefon” diyor. Lan ben bunu olması gerektiği şekilde kullanmak istediğim için neden vazgeçeyim? Bizim milletçe sorunumuz bu zaten: telefonun, bilgisayarın kendinden daha akıllı olduğunu kabullenip oturuyor. Aynı kitle yıllardır “devletin bir bildiği vardır” diye de saçma sapan şeylere ses çıkarmadan oturuyor. Aziz Nesin, Bu milletin %60’ı aptaldır dedikten sonra tepkiler üzerine açıklama yaparken “82 anayasası referandumu %91 evet aldı, ben çok iyimser konuştum aslında” demişti. Eskiden siyasetçileri, okumuş, zeki, bilgili adamlar olarak düşünürken, şimdi iletişim çağında siyasileri, hatta bakanları falan anlık takip edebiliyorsun, bakıyorsun ki aslında epey vasat insanlar. Yıllarca belediye başkanlığı yapmış bir adamın seviyesini başka nasıl öğrenecekti bu millet. Kaldı ki bu şahsın dönemi bu iletişim çağının ortalarına denk geliyor. Belki de bu her yeri saran kitlesel vasatlık, doğrudan bu çağın bize bir armağanıdır.

Taksiciliği aniden bırakıp reklam dünyasına girip, Az meşhur İlluminati uzmanı patronun ajansında daha bir haftadır çalışıyorken, Müşteri temsilcilerimizden en güzel (bacaklı) olanı Canan geldi yanıma, “toplantıya sen de girecekmişsin” dedi. Hem ben hem de yıllardır orada çalışan ama kendi yaptığı tasarımları sunarken bile toplantıya çağırılmamış olan diğer arkadaşlar şaşırdı. “Ben niye giriyorum 44 parça tasarım var 3 tanesini ben yaptım” dedim. “Patron bey söyledi” dedi ve gitti. Yeni kurulacak bebek bezi fabrikası için ambalaj falan yapmıştık, Patron bey hangi çalışmaların müşteriye gösterileceğini seçerken “hepsini gösterelim” deyiverince herkes kendi çalışmasını sunum haline getirdi. Tavanı gece gökyüzündeki yıldızlar gibi yanıp sönen ışıklarla donatılmış, pavyonumsu büyük toplantı odasına geçildi. Işıklar kapatıldı, Canan projeksiyon cihazını yönetecek pozisyonu aldıktan sonra Patron bey, bir ön konuşma yapıp sonrasında adamları manyak edecek çeşitlilikte tasarımı sırayla göstermeye başladı. Ben ise Patron beyin solunda, sol şeysi olarak konumlandırılmıştım. Kendi işimi kendim sunmaya alıştığım için benimkilere sıra gelince bir hamle yapmayı düşündüm ama patronun kendisinden başka kimsenin konuşmasına tahammülü olmadığından ağzımdan sadece iki harf çıkabildi. Uzun bacakları ve harika mini eteğiyle sunuma devam eden Canan’ı arada durduruyor, bazı çalışmalarla ilgili muhtemelen o an uydurduğu -mottoları- açıklıyor ve müşteriyi büyülüyordu. Bense durumu çabuk kabullenmiş ve müşterinin tepkileri yerine Canan’ı seyrediyordum. Pek çoğu elendikten sonra üç ya da dört çalışma ayrıldı, içlerinden bir tanesi benimdi. Tekrar üzerine bir sürü süslü püslü laf söylendikten sonra benim çalışmalarımdan biri üzerinde karar verildi. Karanlıktan ötürü arada uyuyup uyansam da patronun seçilen çalışmayı aslında çoktan seçmiş olduğunu anladım. Canan müşterileri yolcu ettikten sonra biz patronla toplantı odasında biraz daha oturduk. Ben de o sırada kendisine “siz aslında bu kararı çok önceden vermiştiniz değil mi?” dedim. O da bana şu sihirli sözleri söyledi “Bunlar daha düne kadar dağda eşek s*ken adamlar, şimdi fabrika sahibi oldular diye bu işle ilgili fikir sahibi mi olacaklar?” dedi. Haklısınız dedim. Hak verdiğimden değil ama daha düne kadar eşek s*ken adamların tarafında olmak istemedim. Adamın beni işe alma şekli de tuhaf olduğu için yadırgamadım. Benim de o sıralar libidom epeyce yüksek olduğundan şirketin işlerinden çok Canan’la ilgilenmeyi tercih ettim. İyi de etmişim. Bir süre daha çalıştım sonra üç kez işi bırakmak için teşebbüs ettiğimde ayrılabildim. Birkaç aylık çalışma süremde üç-dört tane çalışmam satıldı, hatta bir tanesi ben ayrıldıktan sonra satıldı. Ben bu işle ilgili bir yetenek olmadığımı biliyorum çünkü gerçekten yeteneği olan insanlar tanıdım. Ben onların yanında çok boş kalıyordum ama sanırım onlarla aramızdaki fark benim bu işe ticari olarak onların ise sanatsal açıdan bakmaları. İnsanlara ihtiyacı olmayan şeyleri satmak veya şunu değil bunu tercih etmesini sağlamak belki de kendi içinde sanatsal sayılabilir ama çok zorlamaya gerek yok. Zaten sanat benim gözümde bundan daha kutsal bir şey değil. Her boku sanat olarak adlandırıp da gerçek sanatı ucuzlatmanın manası yok. Duvara bantlanmış muz sanatsa benim işim daha kutsaldır. Bezin üstüne kovayla boya dökmenin sanatsal bir tarafı yok, buna antin kuntin isim koyunca sanat olmuyor. Komedinin türünü “absürt komedi” koyunca komik olmuyorsa, sanatın adını da “sürrealist” koyunca sanat olmuyor. Tamam ben de sanattan pek anlamıyorum. Çok umurumda da değil. Caz da sevmem ayrıca.

Taksicilik yaptığım sırada evimi de Hisar civarına taşıdım. Beş hafta taksicilik yaptıktan sonra farkına varmadan eni konu taksici olmuştum ki arkadaşım Serdar aradı. “Ne yapıyorsun?” dedi. “Arabanın yağını değiştiriyorum” dedim. “S*ktirtme taksini, yeter kafanı dağıttın, sana bir numara göndereceğim, Maslak’ta bir ajans tasarımcı arıyor, git görüş hemen başla acil ihtiyaçları varmış” dedi. Aradım, Kavacık’ta olduğumu söyledim. Acil görüşmek istediler. “Taksiye biner gelirim” dedim. Taksiyi plazanın karşısına park edip görüşmeye girdim. Aslında üç tane tasarımcıları vardı ama yarın başlaman lazım dediler. Bende takside çalıştığımı, araç sahibini yarı yolda bırakamayacağımı söyledim. Zaten görüşmenin tamamı tuhaftı, bu iyice tuhaf oldu. Kendisiyle görüşüp, yerime şoför ayarlarsa sabah başlayacağımı söyledim. Oradan İlkay abinin evine gittim. İkinci şişe votkayı yeni açmıştı, durumu anlattım. Şoför bulana kadar gündüz sen çalış ben de mesaim bitince gelir gece 2’ye kadar çalışırım dedim. Anlaştık. Neyse ki ben yollarda ölmeden şoför bulundu ve normal mesaime döndüm. Maslak’ta işe başlayınca deniz yoluyla İstinye’ye oradan minibüsle Maslak’a işe gitmeye başladım. Yolda çok zaman geçiriyordum ama yol o kadar güzeldi ki hiç umurumda olmadı. Penceresi bile açılmayan o plazadan akşam çıkıp eve doğru harika bir yolculuk yapıyordum her gün. Bazen Hisar motorunu kaçırınca Yeniköy’e gidip oradan Beykoz motoruna biniyordum. Beykoz’da inip otobüs beklerken Beykoz meydanını izliyor, sonra yalıların boşluklarından yine boğazı seyrederek evime varıyordum. Maslak iş dünyası çok sıkıcı bir deneyimdi. Sigara içmek için binadan dışarı çıkmak gerekiyor. Patron, geldiği anlaşılmasın diye sabah turunda elektrikli olmayan tekerlekli sandalyesiyle dolaşıyor, öğle yemekleri çok pahalı... Öğle yemekleri pahalı olunca ben de arka taraf oto sanayi orada kesin ucuza yiyecek bulurum diye öğlenleri ortamdan kaçıp aşağıdaki seyyar pilavcıya gitmeye başladım. Plaza sıkıcıydı ama iyi arkadaşlar edindim. 

Taksim’i en son gezi parkı eylemlerine katıldığım dönemde eski Taksim gibi görmüştüm. Sonrasında gitmek içimden gelmedi. Bazıları için yöneticilerin değişmesi pek çok şeyi değiştirecek gibi geliyor ama benim öyle bir umudum yok. Çünkü yozlaşma toplumun içine işlemiş. Bunu anlamak için Taksim’e gitmeye gerek yok, bir saat araba kullanın yeter. Ben artık o güruhun içinde olmak istemediğim için, eğer İstanbul’dan geçmem gerekiyorsa gece iki de çıkıp gideceğim yere varınca arabada uyuyorum. En son öğlen vakti acilen Samsun’a gitmem gerekiyordu, 900 kilometrelik yolun sadece İstanbul geçişi gözümde büyüdü. Kalanı önemli değil gidilir. 

Tasarıma ilk adım attığım bilgisayar olan Macintosh modeli 6200/75 yani 75 mhz’lik bilgisayarımda A4 boyutlu reklamı hazırlamam neredeyse bir tam günümü alıyordu çünkü aynı anda iki program açık olamıyordu. Disk hafızası ise 500 mb olduğundan sürekli dışarıda cd yazdırıp biten çalışmaları arşivlemem gerekiyordu. Hani şimdi mesaj geliyor da telefon iki yerine beş saniyede açınca kızıyoruz ya...

Tebrik ederim katalizörlü araba üreterek dünyayı kurtardınız. Bence elektrikli araç kullanın ne de olsa elektrik doğada kendiliğinden var olan bir enerji. Aslında en büyük komedi gelişmiş ülkelerin böyle hassasiyetleri olduğunu söyleyip sonra ülkelerinde bize göre çok daha yeni araçlar kullanılması, hatta Almanya’da her 1000 kişiye 590 otomobil düşerken bu sayı Türkiye’de her 1000 kişiye 203 araç. Üstelik onlar sürekli dünyanın enerjisini tüketip yeni araçlar üretiyorken biz eski araçları bir şekilde yürütüyoruz. Tamam biz de mecburiyetten yapıyoruz ama neticeye bakarsak biz dünyanın selameti için Almanlardan daha çok çabalıyoruz. 

Whatsapp hala açılmıyor... Sokayım böyle teknolojiye.

X kuşağı da ne çekti be kardeşim! Bununla beraber her yaştan çeşit çeşit insanın süregiden bazı sorunlarını nasıl çözemediğini aklım almıyor. Kabul, bazı şeylere gücünün yetemeyeceğini kabul ediyorum. Ben doğup büyüdüğüm İstanbul’dan gittim çünkü ne maddi gücüm ne de mental sağlığım dayanmıyordu hem de ilk başta Adapazarı’na gittim, iki yıl sonra oranın bize uygun olmadığına karar verip Tekirdağ’a, altı ay sonra da Lüleburgaz’a taşındık. Maddi olarak rahatladık ama mental olarak hala cinayete meyilliyim.

Yani ezcümle belediyecilik işleri en az nikah kıymak kadar siyasetle alakasızdır. Belediye başkanlarının da büyük kısmı belediye işleriyle alakasızdır. Aslında belediye başkanlığının bir sonraki adımı milletvekilliği olduğundan, siyasi kariyerine belediyeyle başladıkları için ileride bakan olunca her tarafa beton döküp ortasına göt kadar park yapınca takdir bekliyorlar. Siyasilerin yol yapmayla övünmesi bundandır. Bu manada benim yazdıklarımı da eleştiremezsiniz. Devirip götümü yatmak varken sandalye tepesinde sizin için yazı yazıyorum Namkörler! Bir de bunları eleştirince provokatör diyorlar. Adam diyor ki “su çok pahalı başkanım” başkan diyor ki “bu provokatördür” halkın umudu Sıçışdaroğlu vardı o gitti şimdi halkın umudu da kalmadı. Zaten Sıçışdaroğluna bağlanan umuttan ne hayır gelecekti onu da bilmiyoruz. Sanıyorlar ki hükümet değişince facebook’taki halı yıkama videoları gibi tertemiz olacak memleket. Bu memleketin kiri öyle duru suyla çıkmaz, toprağına tonlarca siyanür basılmış, derelerinde tonlarca moloz ve araba hurdası var. Topraklarının altında kefensiz yatan, molozların arasında kaybolup giden binlerce insanı var. Hapislerde çürütülen insanları sayamıyorum bile. Neyse bu tatsız mevzuları Yılmaz Özdil’in muazzam arşivine bırakıyorum, benim haddim değil. Bir de onlar zırt pırt ifade vermeye alışmışlar, şimdi beni savcı çağırsa elim ayağıma dolaşır. Bu manada kendilerinin hakkı ödenmez. 

Yanlış bilginin yayıldığı hızda doğru bilgi de genellikle sahibi tarafından hemen ulaştırılıyor. Tweeter’da Allah bile var. Sor kendisine, “ömür boyu haram biriktirip sonra hacca gidip tövbe edersem param aklanır mı?” Ya da rüşvetle, hırsızlıkla zengin olmuşlara Kadir Gecesi’nde gerçekten “yok mu tövbe eden kulum, günahlarını affedeyim” diye bekliyor musun? İslamcılar için kara para aklama iki aşamalıdır: Birincisi devlet nezdinde ikincisi Allah nezdinde. Sonra gönül rahatlığıyla milyarlık yatına katılım bankacılarını toplayıp çay ve çekirdek partisi verebilirsin ama içki içmeyin çok günah. Tweetter’da Allah var ama Tweeter’ın Allah’ı yok. Patronu var, istese çat diye kapatır hesabı. Allah bile bu kadar geniş kitlelere ulaşan bir iletişim şekli kullanmamışken size ne oluyor dingiller! Siz niye bilip bilmediğiniz her şeyi açık seçik konuşuyorsunuz? Tweetlerinizi ekran görüntüsü alan melekler omuzunuzda değil mi sanırsınız? Hesap günü serverları bunları kayıt altına almıyor mu sanırsınız. Biz ne rezillikler gördük bu alemde.

Yaşadığın sıkıntılardan, acılardan, zorluklardan, hastalıklardan yakınıyorsun. Sonra anlıyorsun ki hayat zaten böyle bir şeymiş. Sanıyoruz ki bütün canlılar dünyaya keyif sefa içinde yaşamaya gelmiş. Tam bir şeyleri yoluna koyduğunu düşünmeye başlıyorsun, bir bakıyorsun zaman her şeyi sürüye sürüye götürüyor. Saçlarımızı, korkusuzluğumuzu, heyecanlarımızı... Geriye tedirginlik, endişe ve artık zor verilen kilolar kalıyor. Belki de arada bir gelen çarpıntı... Dünyaya niye geldiğimizi de bilmiyoruz ki gitmekten niye korkalım? Zaten varlığımızın gerekli olup olmadığı belli değil ya da evren için ne ifade ediyoruz ki? “Çin’deki bir kelebek tek kanat çırpışıyla Karayipler’de fırtınaya neden olabilir” Ben kelebek etkisinden daha çok Bulut Atlası etkisindeyim. Yani benim bugün yaptığım eylemler 100 yıl sonra ki hangi hayatı ya da olayı değiştirebilir? Mesela diktiğim yüzlerce ağaç? Beni çok iyi tanıyan Evren adlı bir arkadaşım babalar gününde benim adıma Tema’ya ağaç bağışı yapmıştı, aldığım en güzel hediyeydi, sertifikasını hala saklıyorum. Evren için bir şey ifade etmiyoruz ama kendi dünyamızda hiç tanımadığımız insanların hatta her şeyin bir tarafına biz dünyada varken ya da yokken temas ediyoruz. İş yaptırdığım bir matbaada tanıştığım ve bu güne kadar gördüğüm en yaşlı grafikerle sohbeti ilerletince bana hikayesini anlattı. Adam kalp krizi geçiriyor, apar topar hastaneye kaldırılıyor, doktorlar uğraşıyor ama olmuyor. Elimizden geleni yaptık ama olmadı diyorlar ve bırakıyorlar. Onlar gittikten sonra bir asistan hekim, “lan birazda ben uğraşayım” diye kalp masajı yapmaya başlıyor ve adam geri geliyor. O zamana kadar gerçek bir kişinin ağzından böyle bir geri dönüş hikayesi duymamıştım.  Şimdi bu durumda birinin gerçekten öldüğüne hangi noktada karar verebiliriz? Adamın vadesiyle ilgili bir hesap hatası mı yapılmış yoksa son anda bir kredi mi onaylanmış? Ben meraklı olduğum için adamı hemen sorulara boğdum “ışık gördün mü?” falan. Bir bok görmemiş, hatırlamıyor bile. Sonradan anlatmışlar mevzuyu. Peki iyileşince ne yaptın dedim, “işe geldim” dedi. Şimdi bu -çıkmış- candan bile umut kesmeyen kahraman doktorumuzun bütün meslek yaşamı bu olaydan sonra değişmedi mi? Bence değişti. Benim bile duyduktan sonra ölüme bakışım değişti.

Yaşanan felaketlere sürekli yenileri eklenirken bilim insanları da sürekli uyarı halindeler. Şurayı sel alabilir, şurası depremde yıkılacak, şurada yanardağ patlayacak, mazotlu arabaya binerseniz küresel ısınma dünyayı yok edecek falan... Pardon da bilim bunun için değildir. Bilim insanları bunları bir takım bilimsel yöntemlerle öngörür ve ilgili kurumları bilgilendirir. Ama kendileri devamlı programlarda, olmadı kendi Youtube kanallarında, sosyal medyada bize bu bilgiyi ulaştırmaya çalışıyorlar. Ve bunun da halkın bilgi alma hakkı olduğunu düşünüyorlar. İyi de ben bunları bilmek istemiyorum. Ben korku içinde yaşamama sebep olmanızı istemiyorum. Ne olacağından habersiz ölüp gitmek de bir insan hakkıdır. Sürekli tepemizdeler. “Deprem olacak!” tamam abi, ne yapalım? “Sağlam evlerde oturun!” Eyvallah, arabayı peşinat yapıp 15 yıl vadeyle ev almışız, evi yapan kim? Ne zaman hangi şartlarda yaptı bilmiyoruz. Müteahhitlerin yapı denetim firması kurup kendi inşaatlarını kendilerinin denetlediğini de öğrendik. Belediyelerin hiçbir etüt yapmadan imara açtığı yerlere iskan verdiğini biliyoruz. Belediye başkanlarının kardeşlerinin, akrabalarının müteahhit olduğunu biliyoruz. Kendi yaptığı binalardan birinde yaşayan ve depremde bina yıkılıp altında ölen müteahhit biliyoruz. Hepsini s*ktiret, kiracıyız, ev kiralarken adam seçen ev sahiplerine “ev sağlam mı?” diye sorsak ne cevap alırız? Ben sordum zamanında. İstanbul’un neresinde ev baksam hepsi kayanın üstünde. Hepsinin temelinde yüz bin ton beton var, Hepsini mühendisler yaptı. 99 depreminde İçerenköy’de oturduğumuz bina birkaç yıllıktı, binayı da terziliği bırakıp müteahhit olan biri yapmıştı ve altında su kuyusu vardı. Depremden sonra dışarı çıktık, her sene kiraya yüzde yüz zam yapan ev sahibi, beton atılmadan önce temelin su dolduğunu ama yine de betonu attıklarını söyledi ardından da hazır beton kullanılmadığını, normal betoniyer ile temel betonu döküldüğünü, hatta çimento torbalarını makinaya kağıdıyla birlikte attıklarını, kendisinin ayıklayabildiği kadarını ayıkladığını söyledi. Sonraki ay taşındık. Bina hala duruyor, içinde oturanlar var.

Yaşayacağımız yeri seçme konusunda özgür olduğumuzda asıl özgürlüğümüze kavuşmuş oluruz. Ben şahsen istemediğim yerde yaşamayı, istenmediğim yerde yaşamaya tercih ederim. Pek çok insan hak ettiği hayatı yaşamadığını biliyor. Kimisi boktan hayatını yaşamaya değermiş gibi yaşamaya çalışırken bazıları da benim gibi “ulan ilk 50’yi bitiriyoruz, eksik bir şey kaldı mı acaba?” diye düşünüp duruyor. İlla ki eksik bir şeyler kalmıştır ama s*ktiret, her şey tamam olacak diye de bir şey yok. Kişisel gelişim kitabı mı yazacaksın? Kaldı ki kişisel gelişimden konuşmak için derin bir hayat bilgisine gerek yok. Aslında benim kişisel gelişim tavsiyelerine bakışım, eğer biri size hayatınızla ilgili tavsiye veriyorsa bir bok bilmiyordur. Çünkü gerçekten bir bok bilen insanlar verecekleri tavsiyenin de bir boka yaramayacağını bilirler. “Aslında bir bok bilen insanlar genel olarak bir bok bildiklerini belli etmek için çabalamazlar.” Benim kişisel gelişim tavsiyem de budur. 

Yazgıya direnmek bir boksöre parmak atmak gibi. İlk yumruğu yiyene kadar dünyanın en cesur adamı olduğunu düşünürsün.

Yeni felsefeciler nerede? Size söyleyecek bir şey kalmadı mı? Yoksa insanlar artık felsefeyle ilgilenmiyor mu? 

Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele filminde vatandaşa televizyonun nasıl bir şey olduğunu tarif ederken “Zeki Müren’de bizi görecek mi?” sorusuna çok güldük ama bu soru espri olsun diye sorulmuyor aslında. Ve dönem 70’li yıllar, yani benim gibi hala ölmemiş jenerasyonun yaşadığı dönem. Kaldı ki ben 9 yaşıma kadar siyah beyaz televizyonda çizgi film izledim. Ve hidrolik direksiyonlu arabalar üretilmeye başlayalı uzun yıllar olmuştu. Zaten Amerikan filmlerini izlerken parçalanan her araba beni çok üzmüştü ama aslında arabanın sadece bizim ülkemizde bu kadar kıymetli bir şey olduğunu bilmiyordum. Sonra yine dayım geldiğinde “200-300 dolara araba var” diye anlatınca o da kafamda bir türlü oturmadı. Bir de dayım “biz artık para taşımıyoruz, kredi kartını koy cebine her yerde geçiyor” dediğinde ben daha hiç gerçek kredi kartı görmemiştim. Dayım bunu söyleyeli 35 yıl oldu. 

Yunus Emre: Bırak Sokrat, biraz da bunlar oyalansın

Zaten hayatımız anlaşılmamaktan şikayet ederek geçiyor, üstelik haklı mıyız, değil miyiz o bile belli değil. Anlaşılamamaktan yaşadığımız mağduriyet çok büyük, hepimiz İlber Ortaylı’yız, kalan herkes cahil. Herkes diğerlerinin aptal olduğunu düşünüyor ve haklılar. Eskiyi özlemekten de içimiz çıktı. Eski günleri özlemekten bugünleri yaşayamıyoruz, bugün yaşayacak bir şey var mı onu da bilmiyoruz, eskiyi de yaşama şansımız yok. Yeni gençler yakında her şeyi makinaların, robotların yapacağını, kendilerinin de hiçbir şey yapmalarının gerekmeyeceğini düşünerek evde oturup bekliyor. Muhtemelen analarından babalarından bir şey kalmazsa ileride sokaklara düşecekler. Çünkü hayatlarını o kadar kolaylaştırdık ki, her şeyin kendiliğinden olduğunu sanıyorlar. Acıktığında iki yumurta kırıp yemiyor, dışardan yemek söyleyiveriyor. Bizim nesil ne yapsın? Hayatımız sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışarak geçti. Ben çevirmeli kadranı olan telefonla başladım, bilgisayarı ortaokulda gördüm, 48 yaşındayım telefonun kendisiyle sözlü iletişim kurmaya çalışıyorum. Gazete kültürü vardı gitti, adres sormak vardı gitti. “Köprü gişelerine kasiyer yerine dansöz koysunlar yapıştırıp geçelim o zaman bizim paramızla yapılan köprüden para verip geçmek zorumuza gitmez” dedik, ogs, hgs çıktı şimdi parayı bile görmüyoruz, hatta gişe de yok. Radar kurulurdu, ilerde polis durdururdu ceza yazmak için, iki insan yüzü görürdük şimdi ceza telefona mesaj olarak geliyor. Araç muayenesine gidiyorsun, arabanın son kontrollerini yapıyorsun cebine de iki tane dil altı hap koyuyorsun, birini plaka anons edilince, birini de arabayı teknisyene teslim ettikten sonra ağzına atıp çıkışta bekliyorsun. Ben eskiden bizim arabaların muayeneye gittiğini hiç görmedim. Bütün ruhsatlar toplanır, muameleciye verilir, iki gün sonra muayenesi yapılmış ruhsatlar gelirdi. Hala bu yeni sistemden o kadar uzağız ki yazmayı bilmiyoruz. “muane, muyane, mayne, muaine” türetip duruyoruz. Daha fenası, adam diyor ki “el freninden bıraktı orspu çocuu.” hani muayeneyi geçse frenin tutmaması sorun değil. Ben 1971 model bir araç kullandığım için, iki yıl önce gittiğim bir -taşikardi garantili- araç muayenesinde lastikleri yüzünden kalan araç gördüm, üstünde “bilmem ne oto lastik servisi, yol yardım” yazıyordu. Zaten bu yeni tip araç muayene sistemi de hafif kusur sayısının artmasından anlaşılıyor ki ülkemizde kurulan tüm Avrupa normundaki sistemler gibi çöktü. İlk zamanlar iki-üç yaşında arabalar kalırken şimdi eleman diyor ki “abi fren lambası yanmıyor, sen frene bas ben tokat atayım yanarsa geçersin” 

Zaten sadece dünyada yaşamın var olmasının nedeni de bu temas. Bilim insanları da bu noktadan baktığında evrimi çözebilmişler. Neden varız? Çünkü her şey birbiriyle temas halinde. Toprakla ne kadar çok bağ kurarsak o kadar sağlıklıyız. Suç işleme potansiyelimizle, yaşamımızı farkındalığın zirvesine ulaştırmamız arasında sadece bu temaslar var. Üstelik insan insana değil, sokaktaki kediden sabah uyutmayan kara sineğe kadar. Özel veya sıra dışı olmayan, sıradan günlük yaşantımızdaki bu rastgeleliğin hayatımızın akışında ne kadar büyük değişimler yaratacağını düşününce çok korkunç geliyor bana. Yaşama böyle bakınca aslında bu kadar yıl hayatta kalmak ne kadar tesadüfi değil mi? Oysa normalde bunları hiç düşünmeyiz çünkü hayat rastgele değilmiş, her şey bir düzen üzerinde işliyor gibi gelir. Oysa hiçbir düzeni olmayan bir düzenin içinde yaşıyoruz. Geçen sabah yola çıktım, sis var ama aradan güneş vurup gözümü yakıyor, hayatımda ilk kez sisli havada güneş gözlüğü taktım. Yarım saat kadar sonra arada yandan kuvvetli rüzgar gelmeye başladı. Sinirlendim birden “abicim ne yapmaya çalışıyorsun tam olarak?” diye söylenmeye başladım. Geçmişte yoğun tipinin içinde şimşekler çaktığını gördüm, saatlerce sisin içinde yol gittiğim oldu. Hep üzerime alındım. “Niye bana böyle yapıyorsunuz?” aslında bana kimsenin husumeti yok, herkes kendi işini yapıyor. Ben sanıyorum ki elinde bütün hava olaylarını kontrol edecek güç olan birinin, benimle ne olduğunu bilmediğim bir konuda sorunu var. Bunlardan değişik kombinasyonlar yapıp bana düşmanlık ediyor. Hayır, rüzgar esmesi gerektiği için esiyor, kar yağması gerektiği için yağıyor, kendi aralarında konuşup karar vermiyorlar. Eski bir laf var “kış kışlığını Mart puştluğunu yapmadan gitmez” diye. Onlar kendi işini yapıyor ve benim o sırada yolda olmam hiç umurlarında değil. İnsanoğlu da aynı şeyi yapsa çok rahat edecek. Ama bir yandan da insan bazen yapmadığı kötülükler için de pişman oluyor.